Bizler Kimiz?

geri dön

     16. yy'da Türk imparatorluğu, üç kıtada; Asya, Afrika ve Avrupa'da 20 ayrı ırktan, 21 devlet ve 15 milyon nüfusu ile dünyanın en güçlü devletlerinden biri idi. Avrupalı olmayı değil, Avrupa'yı fethetmeyi düşünüyordu. Kanuni 'den sonra medreselerin gerici akımların etkisine girerek bozulması, devletin tüm kurumlarına aksederek, imparatorluğun duraklamasına ve giderek gerilemesine yol açtı. Avrupa'da başlayan fiyat artışları İstanbul'a sıçrayınca, Osmanlı hükümeti 1566'da küçük, 1584'te ilk büyük devalüasyonu yapmak zorunda kaldı. Bu olaylar için tarih profesörü F. Braudel şöyle diyordu: ''1566 devalüasyonunun Türk imparatorluğunun yorulduğuna dair ilk işaret olup olmadığını anlamak ilginç olacaktır. 1584'te hiç kuşku yoktur; vahim bir para bunalımı zincirlerinden boşanmıştır.'' Enflasyon canavarını, dört yüz yıl boyunca bir daha zincire vuramadık. Ta ki 2001 yılında bağımsız para politikaları kurulu kuruluncaya dek. Kurul, para basmadığı ve hükümete avans vermediği için; 2002 tarihinden beri fiyatlar yükselmiyor.

     15 ve 16. yüzyıllarda Avrupa'da meydana gelen fiyat artışlarına hükümetler devalüasyonlar yaparak, halkın zararına kendilerini kurtarmışlardı. Venedik, Fransa ve yöresi 50-60 yıl içinde paranın ayarını düşürmenin, fiyatları daha azdırdığını fark ederek, devalüasyon yapmaktan vazgeçtiler. Kuzeyde Elizabeth tarafından toparlanan İngiliz parası, 1600'den sonra artık yerinden kıpırdamıyordu. Osmanlı hükümeti bütçe açıklarını Tağşiş adı verilen, paranın ayarını düşürerek kapatmayı sonuna kadar sürdürdüğü gibi, cumhuriyet hükümetleri de bu geleneği devam ettirmişti.

     1838 Ticaret Anlaşması, Osmanlı sanayi ve ticaretini Avrupa'nın denetimi altına sokmuştu. 1854 yılında çaresiz kalınca, istemeyerek Avrupa'dan borç almaya başladıktan sonra irademizi kaybettik. Avrupalıların isteklerine uymayı görev sandık. 1856 yılında Avrupalıların hazırladıkları haklar bildirgesini; Islahat Fermanı olarak dünyaya duyurarak Avrupa'ya uyum sağlayacağımızı söz verdik. Vereceğimiz ödünlerin karşılığı olarak, 30 Mart 1856'da Paris'te tüm Avrupalı devletlerin katılımı ile imzalanan barış anlaşması ile Osmanlı devletinin, Avrupa Birliği'ne alındığını kabul ve ilan ediyorlardı. Avrupa Devletleri Konseyi'ne alındığımızı bildiren Paris Antlaşması'nın 7. maddesi; ''Haşmetlû Fransa İmparatoru, Haşmetlû Avusturya İmparatoru ve Haşmetlû Britanya Kraliçesi, Haşmetlû Prusya Kralı, Haşmetlû Rusya İmparatoru, Haşmetlû Sardunya Kralı, Saltanat-ı Saniyenin (Osmanlı İmparatorluğu), Avrupa devletleri haklarından ve Avrupa devletleri konseyinden faydalanmasını kabul ettiklerini ilan ederler.'' Avrupa Devletleri Konseyi'ne alınmamız üzerine, Fransız ve Belçika yasalarını, uyum yasaları diyerek almaya başladık. (Ceza, CMUK, Ticaret, Deniz Ticaret, M. Usul, İcra İflas, Danıştay, Noterlik, Avukatlık Kanunları ve Anayasa gibi kanunlar...)

     Avrupalıların kendi yaşam biçimlerine göre hazırladıkları yasaları, tercüme ederek çok az bir değişiklikle yürürlüğe koymamızın, sonradan birçok toplumsal ve siyasal yönden olumlu ve olumsuz etkileri olmuştur. Avrupalı olma uğruna kabul ettiğimiz yabancı yasalar, devlet için kötü sonuçlar vermiş ise de toplum için yararlı sonuçlar verdiği görülmüştür. Bu sonuçları şöyle özetleyebiliriz:

İmparatorluk için; Yabancılar kanunlarını kabul ettirdikten sonra, içişlerimize daha çok karışmaya başlayarak, bizi yarı sömürge durumuna getirmişlerdi. Yabancılara doğrudan yatırım izni verilince, demiryolları, denizyolları, limanlar, posta, Tekel, havagazı, su işleri gibi altyapı işletmeleri ve piyango yabancıların yönetimine geçti. Yabancıların Osmanlı ülkesinde toprak satın almasına izin verildikten sonra, ülkenin en verimli toprakları yabancıların eline geçmeye başladı. Yabancılara ülkemizde toprak alma hakkı konusunda, Times gazetesi 12 Şubat 1856 tarihli nüshasında şunları yazıyordu;

     ''Yabancıların toprak almasında her türlü engelin ortadan kalması, sağlıklı bir mail sisteminin kurulması, yol ve köprülere yatırılan sermayenin güven altına alınabilmesi için verilen teminatlar ardından büyük sonuçlar getirecek olan önemli diplomatik başarılardır. Önümüzde işlenmemiş ve zengin bir toprak bulunmaktadır; Batı sanayii bu toprağa nüfus etmeli ve ona sahip çıkmalıdır.'' Ardından Ege'de verimli büyük tarım arazileri yabancıların mülkiyetine geçmeye başladı. Devlet borç yüzünden hızla iflasa sürüklenirken, yabancılar maliyeye de el koyarak imparatorluğu çökerttiler. Sonunda 1856 Paris Antlaşması'nın şartlarına aykırı olarak, 1920'de Sevr'de temsilcilerimizin gözyaşları arasında yeni bir anlaşma imzalatmışlardı. Toplum yönünden; Devletin eğitimle ilgisi yoktu. Eğitim kadrosu ve bütçesi de yoktu. Fransa hükümetinin bir notası ile İstanbul'a gelen, Fransa Eğitim Bakanı Profesör Viktor Duruy İstanbul'da 10 yıl kalarak, eğitim bakanlığı kurdu ve eğitim yasası çıkardı. Galatasaray ve diğer modern devlet okulları açıldı. Eğitim yasasının verdiği izinle ülkenin her yanında, yerli ve yabancı kişi ve kuruluşlar özel okullar açtılar. Birçok aydınımız ve genç Türkler bu okullardan yetişti. Mustafa Kemal 'in, düşünce temeli, Selanik'te Şemsi Efendi 'nin kurduğu ilkokulda atıldı. Toplum bu okullar sayesinde aydınlanmaya başladı. Modern ve çağdaş okullardan yetişen aydınlar Atatürk'ün önderliğinde Türk devrimini yarattılar. Bu kadrolar, Avrupalıların hazırladığı Sevr'i reddederek, Lozan Barış Antlaşması'nı kabul ettirerek tam bağımsız Türkiye Cumhuriyeti'ni kurdular.

     Bu devrimci kadrolar, kapitülasyonları kaldırdı. Yabancıların elindeki bütün altyapı tesislerini (Tekel, denizcilik, havagazı, limanlar, demiryolları, PTT, Tekel ve piyangoyu ) alarak devletleştirdiler veya millileştirdiler. Atatürk'ün sağlığında dünyada benzeri az olan bir kalkınma ile sanayi ve ticaret kuruldu. Amaç, modernleşmek ve çağdaş uygarlık düzeyinin üstüne çıkmaktı.
Atatürk'ten sonra devrim henüz tamamlanmadan, temsili parlamenter sisteme geçmemizle birlikte, bir karşıdevrimin varlığı hissedilmeye başlandı. 1945'te yavaştan başlayan karşıdevrim artarak kendisini iyice belli ediyor. Birçok kurum ve kuruluşta eski imparatorluk dönemine olan özlem, açık ve kapalı olarak kendini gösteriyordu. DP'nin hesapsız harcamaları yüzünden yeniden Batı'ya borçlanmaya başladık. Borcumuz arttıkça işlerimize karışarak bizi yönlendirmeleri de o oranda artıyor.

     Bugün borçlu olduğumuz iki grup var: AB ve ABD. Geçen asırda olduğu gibi bir kez daha AB'ye girmek istediğimiz için, Lozan'da kazandığımız hakları geri vermemizi istiyorlar. Tekel'i, denizciliği, limanları, PTT'yi, demiryollarını veriyoruz dedik; ''Yetmez, yabancılara toprak satışına yeniden izin verin, piyangoyu da bırakın'' diyorlar. 2003 yılında yabancıların ülkemizde toprak almalarına izin veren kanunu yeniden çıkardık. Verimli tarım arazileri bir daha yabancıların eline geçmeye başladı.

     Devlete çok küçük bir kadro ile trilyonlar akıtan piyango idaresini de satışa çıkardık. Zarar tehlikesi bulunmayan, saat gibi çalışan yararlı bir kurumu elden çıkarmamızı istemelerinin asıl sebebi; Lozan'ın intikamını almaktır. Lord Curzon, Lozan'da İnönü 'ye, ''İlerde dara düşüp bize yardım için geldiğinizde; burada reddettiğiniz her şeyi cebimden çıkarıp önünüze koyacağım'' demişti.

     Lozan'da aldıklarımızı geri vermekle iş bitiyor mu? Hayır. Bitmiyor. Tekrar Sevr var. Sevr bir anlaşma mı? Değil. Sevr, Osmanlı ülkesinin etnik gruplara göre parçalanması ve her birinin bağımsız birer devlet olması düşüncesi ve isteğidir. Henüz ona sıra gelmedi. Daha önce yasalarımız var. Dünyanın en büyük askeri güçleri arasında bulunan Türk ordusundan çekindikleri için, Türk ordusuna görünmeden, Sevr'e gidecek yolu, yasalardan geçirmek istiyorlar. Yasalarımzı onların istedikleri şekilde düzenliyor ve istedikleri her yasayı düşünmeden, tartışmadan hemen çıkarıyoruz. AB'nin yasalarımızda istediği değişikliklerin tamamı, Sevr'in yolunu açacak söz ve fikir özgürlüğü ile kişi haklarına yöneliktir. Eğitimimizi yaygınlaştıracak, üretimimizi arttıracak ve işsizliği azaltacak bir iyileştirmeyi bugüne kadar istemediler.

     Kanun yapmayı bilmediğimiz gibi, kanun yapma tekniğini de bilmiyoruz. Bir kanunla, birçok kanunun pek çok maddesini değiştirerek, kanunlarımızı anlaşılmaz ve takibi kolay olmayan şekle sokuyoruz. Vergi gelirimiz borçlarımızın faizini zor karşılıyor. Bütün ümidimiz AB'de. Oysa ki Avrupa, yüzyıllar boyu hep bizi sömürüp durdu. Avrupa pragmatik bir toplum. Sadece kimliğimizi değiştirerek bizi beğenip birliğe almaz. Bizi AB'ye kabul etmesi için belirli bir yararı olması gerekir.

     Eğer biz bir değer taşımıyorsak. Ürettiğimiz malların ve fikirlerin evrensel pazarlarda değeri yoksa kimse bizimle birlik olmak istemez. 1839 Tanzimat ve 1856 Islahat fermanlarını ilan ederek Avrupalı olmak istedik. Onlar da bizim Avrupa Birliği'ne dahil olduğumuza karar verip ilan edeli yüz elli yılı aştığı halde, biz hâlâ Avrupalı olamadık. Bugünkü gücümüze bakarak, küresel dünyada bizim için, biz olmaktan başka çıkar bir yolun bulunmadığını artık anlamalı ve ona göre karar vermeliyiz.

     Türkiyeli olmak istiyoruz. Eğer biz Türkiyeli olursak, Avrupalının kendisi gelip bizimle birlik olmak isteyecektir. Çünkü Türkiye, Avrupa'ya göre; ılıman iklimi. buzdan kaynakları, billur ırmakları, çapa değmemiş bereketli toprakları, nadir ve işlenmemiş değerli madenleri, 26 uygarlığın bıraktığı tarihi anıtları ve kıtalararası yol kavşağında olmakla Avrupalıları kıskandıracak kadar büyük ve zengin bir ülkedir. Türkiye'nin maddi ve manevi değerlerini harekete geçirerek ve dünyadaki saygın yerini alabilmesi için, iş ve meslek öğrenmek amacıyla yükseköğretim kapılarını zorlayan milyonlarca gencin eğitim talebine cevap vermeye mecburdur. Gençlerimizin eğitim talebine ÖSS ile set çekmeye devam etmek, çağı anlamamaktır. Gaflettir, cehalettir, hatta hıyanettir. İnsanlarımıza çağdaş, modern bir eğitim vermeden önce, Avrupalılar bizi bu halimizle AB'ye alırlarsa, bizim o topluluktaki yerimiz hizmetkârlık olacaktır.