Kanun Koymak Kolay Değil

geri dön

     Erinç ve gönencin yaygınlaşmasında yol gösterici olmasını beklediğimiz Üniversitelerimiz için, hazırladığımız yasaların hiç biri, beklenen sonucu veremedi.

     Yetmiş yılda çıkarılan dört üniversite yasasından hiçbiri, eğitim sistemimizi çağdaşlaştıramadığı gibi, Üniversitelerdeki huzursuzluğu da gideremedi.

          Yürürlükteki Yükseköğretim Kanunu’nun yirmi yılda, kırktan fazla maddesini kırktan çok kanunla değiştirdiğimiz halde, kanundan memnuniyetsizlik artarak toplumsal bir sorun haline gelmeye başladı. Öğretim elemanları, kademe yükseltilmesindeki adaletsizliği eleştirirken, öğrenciler çok ağır olan disiplin cezalarından şikayet etmekte, Lise öğrencileri ve veliler üniversiteye girişteki zorluktan YÖK’ü sorumlu tutup basına aksettirerek ilgililerin dikkatini çekmeye çalışmaktadırlar. Çocuğu olan hemen her aileyi ilgilendiren bu yasa, sürekli gündemde kalmaya devam etmektedir. Gelip geçen iktidarlar, ilk iş olarak toplumda endişe ve sıkıntı yaratan bu kanunu ıslah etmekle işe başladıkları halde beklenen sonuç elde edilemedi.

     Bugün yeniden YÖK yasasını ele alan iktidar, kimseyi memnun etmeyen bu yasayı ikiye bölerek bir şeyler yapmak niyetinde ise de, bu değişikliğin ülkeye, öğrencilere ve velilerin yüzünü güldürecek bir yönünü göremiyoruz.

     Yeni düzenleme ne getirecek; her yıl yükseköğrenim kaplılarından geri çevrilen milyondan fazla gencin derdine bir çare bulacak mı? Öğretim elemanlarının yaşam düzeylerini yükseltebilecek mi? Ödeneksizlikten kıvranan, rektörlerimizin emrine, çağdaş bir eğitim verebilecekleri kadar yeterli para sağlayabilecek mi?

     Kırk kez değiştirildi, hiçbir şey olmadı. Bir kez daha değiştirsek gene bir şey olmayacak. Üniversitelerimizdeki önemli sıkıntıların başında, parasızlıktan sonra, “Rektör Seçimleri”nin doğurduğu olumsuzlukları alabiliriz.

     Başlangıçta rektörler Eğitim Bakanının önerisi ile, ikili kararname ve Cumhurbaşkanının onayı ile atama yolu ile göreve getiriliyorlardı.

     Bu sistem gelen eleştiriler üzerine terk edilerek, Üniversitenin tüm öğretim üyelerinin katılımı ile yapılacak seçimde, salt çoğunlukla seçilmesi sistemine denenmeye başlandı.

     Seçim ortamına giren üniversitede bölünmeler, kayırmalar ve cephe almalar baş gösterince bununda çıkar yol olmadığı ortaya çıktı. Sonunda seçim ve atama sistemi birleştirilerek bugünkü durum ortaya çıkarıldı. Bu da bir işe yaramadı. Huzursuzluk ve kulis yapmalar arttı. Öğretim üyeleri cephelere bölündü. Gazete sütunlarında bir birlerini suçlayan değerli bilim adamları toplum nazarında yıpranmaya başladı.

     Rektör seçimleri ile ilgili haberler basına malzeme, köşe yazarlarına ilham kaynağı olmaktan geri kalmıyor. Eğitim sistemimiz, parasızlık ve bilgisizlik sarmalında yuvarlanıp gidiyor. Çağın gerektirdiği eğitimi halkımıza veremediğimiz için, 80 yılllık çabaya rağmen bir türlü kalkınamadık. Birleşmiş milletler, bizi kalkınmakta olan ülkeler arsında göstermektedir. Gelişmişlik sıralamasında Yunanistan 23. Bulgaristan 60. sırayı alırken biz 86. sırada duruyoruz. DİE ye göre; 30 milyon insanımız yoksulluk sınırında yaşıyor. Daha dehşet verici olanı; 8 milyonumuzun açlık çekmekte olduğudur.

     Ülke sorunlarına, hükümetler değil, iyi eğitilmiş vatandaşların sosyal, kültürel ve ekonomik faaliyetlerin etkinliği çözümler getirir. Üretim yepacak ve onu dünya pazarlarına satabilecek yeni ve yeterli kadroların yetiştirilmesi için, Yükseköğretim sistemimizde bir reform yapılması gerekiyor. Bu reform, önce vatandaşların yükseköğrenime olan talebini karşılama yönünde olmalıdır. Her lise mezunu dilediği dalda yeteneğine uygun bir yükseköğrenim kapısı bulmalıdır. Çağımızda gelişen bilim ve teknoloji karşısında, lise mezunları tamamen vasıfsız işçi durumuna düştü. Yükseköğrenim kapılarından her yıl milyondan fazla genç geri çevrilmektedir. Bu durum böyle devam ederse, iş gücümüzün giderek zayıflamasına yol açacaktır.

     Devletimizin geliri düşük olduğundan, bütçe gelirinden % 15 gibi büyük bir pay eğitime ayrıldığı halde, nüfus başına 100 dolardan daha az bir pay düşüyor. AB ülkelerinin gelirlerinden eğitime ayırdıkları pay ortalama % 12 civarında olduğu halde, kişi başına 1000 dolardan daha fazla bir pay düşmektedir. Az parayla az kişiye eğitim vermekte devam edersek, beklediğimiz kalkınmayı hiçbir zaman elde edemeyeceğimizi açıkça söyleyebiliriz.

     Bizim kendimizi kalkındıracak yaşam düzeyimizi yükseltecek yasa yapma alışkanlığımız olmadığı için, kanunlarımızın temeli hep yabancı kaynaklı olmuştur. Şeriat devletinde, özel hukukta değişiklik yapmak olanağı yoktur. Her şey Tanrı tarafından Peygambere bildirildiği biçimde değişmeden yürüyüp gitmesi gerekiyordu. Kamu hukukunda Padişahların İslami düşünceye aykırı olmayan düzenlemeler yapılabiliyordu. İlk kez Kanuni Sultan Süleyman tarafından 400 yıldan fazla bir zaman önce, arazi ve diğer bazı konularda yapılan kanuni düzenlemeler, bu Padişahımıza bütün dünyada Kanuni isminin layık görülmesine yol açmıştır.

     Bugün ABD’de Washington’da Parlamentonun kanunların görüşüldüğü büyük salonunda, geçmişte dünyada kanun yapıcı olarak bilinen 23 ünlü kişi arasında, Kanuni Sultan Süleyman’ın mermer heykelinin bulunması bize gurur vermektedir.

     Kanuniden sonra 300 yıl hiç yeni bir kanun yapmadan, toplum kendi içine kaparak yaşadığı için, Avrupa ve Rusya’nın gerisinde kalmaya, gerilemeye ve fakirleşmeye doğru hızlı bir çöküntünün içine girmişti. Sonunda kafir diye hakir gördüğümüz, batılılara avuç açarak borç para almaya başladık. Fransa, alacağının ödenmesini garantiye almak için, İcra iflas, Ticaret, ceza, Noterlik ve diğer kamu düzenini ilgilendiren yasaların çıkarılmasını, bugün olduğu gibi o günde şart koşmuştu. Tanzimat ve Islahat fermanlarından sonra, Fransız yasaları tercüme edilerek sistemimize uyarlanmıştı.

     Fransa’dan alınan yasalarımızı Atatürk 1926 da kaldırarak Avrupalıların geliştirmiş olduğu yeni yasaları, bu kez kıta Avrupa’sının diğer ülkelerinden aldık ve kullanmaya başladık. İnsanların yaptıkları kanunlar, uzun ömürlü olamıyor. Değişen dünya şartları karşısında güncelleştirilmesi gerekiyordu. Bunun gereğini yapmadık. Galiba henüz Şeriat yasalarını unutmuş değiliz.

     Derken tarihin akışına uyarak yeniden batılılara borçlandık. Yine alacaklarını garantiye almak için, bir tahkim yasası çıkarmamızı istediler. Anayasamıza uymadığı halde alacaklı tarafın isteğine uyarak, Anyasa’a gerekli değişikliği yaparak, Tahkim yasasını çıkardık. Arkasından AB, yasalarımızda 36 maddenin değiştirilmesini isterken ABD 15 yeni yasa çıkarmamızı istedi ve metnini verdi. Hızla kanunlaştırdık bu önerileri. ABD’nin isteklerinin bazıları Türk çiftçisinin aleyhine ve ABD çiftçisinin yayarına olduğunu bazı aydınlarımız görebildi.

     Bu özet açıklamalar bizim, henüz yasa yapma olgunluğuna ve yetkinliğine ulaşamadığımızı gösteriyor.Üniversite yasamızı da yıllar boyu dört kez yıkıp yeniden yaptığımız halde dördüncü yasamız da yürümüyor. En önemlisi sanıyorum, Rektör seçimi ile ilgili hükümleri. Rektörleri, devletin tayin etmesi çok tenkit edildiği için, onu bırakıp seçim sistemine sarıldık. Demokratik olur diye. O da olmadı. Üniversiteler partiler gibi kamplara bölündü. Husumet ve dedi kodu ve karalamalar sürüp gitti.Bunun da olmadığı anlaşılınca karma bir sisteme geçtik. Önce seçim sonra atama. Bu deneme de iyi sonuç vermedi. Üniversitelerdeki ateşi söndüremedi.

     Böyle deneme sınama yolu ile vakit kaybedeceğimize dünyada en iyi olduğu bilinen bir sistemi alıp uygulamak en akılcı bir yol olacaktır. Üniversite hocalarımızın en iyileri ABD ye giderek feyiz alıp, öğrencilere aktarmaya devam ediyor. Üniversitelerde okutulan kitapların kaynağı da yine ABD. Ders araç ve gereçleri de yine çoğunlukta ABD’den.

     ABD’nin eyaletlerinde, rektör seçimleri farklı olmakla beraber, oradan şöyle bir modeli alarak bize uyarlayabiliriz; Üniversitenin başarısı rektörle bağlıdır. O halde en isabetli seçim yapılmalı. Rektörler iki ayrı gurubun süzgecinden geçirilerek atanabilir.

     Seçici Kurul; Şehrin Vali, Belediye Başkanı, Savcısı, Hakimi, Ticaret ve Sanayi odası başkanları, en yüksek vergi verenler ile, sivil toplum örgütlerinin temsilcilerinden oluşacaktır. Bu seçici kurulun temelde iki önemli görevi vardır. Birincisi, Mütevelli heyet üyelerini, Topluma mal olmuş saygın kişiler arasından seçmektir. İkincisi de üniversiteye yeni kaynaklar bulmak ve bağış yaptırmaktır.

     Mütevelli Heyet Üniversiteyi temsil eder. Rektörü üniversite mensubu olmayan kişiler arasından, akademik kariyer aranmadan bir yıl süre ile seçerek, hedefleri belirleyen bir sözleşme ile atar. Rektör, sözleşmede belirtilen hedeflere doğru üniversiteyi götürdüğü sürece göreve devam edecektir.

     Üniversiteye kaynak bulmada mütevelli heyet, seçici heyetten ayrı olarak çalışacağı için, kaynak sıkıntısına yerel olarak çözüm bulunmuş olacaktır.

     Kalkınmanın yolunun toplumsal davranışlarımızdan geçtiğini ve yetişkin kadroların gücüne bağlı olduğunu unutmamalıyız.