Zamana Demir Atmak

geri dön

LATİF MUTLU Bilgi Üniversitesi Kurucu ve Vakıf Başkanı

17. yüzyılın şafağında, Topkapı Sarayı'nda vefat eden Osmanlı sultanlarından birinden geriye 44 çocuk kalmıştı. Yaşam boyu İstanbul'un dışına hiç çıkmayan bu padişahın hükümranlığı ve ilgisi Harem Dairesi üzerine idi. Doğum ve ölüm tarihleri dışında şahsına bağlı önemli bir olay yoktu. Ancak, saltanatı döneminde meydana gelen ve tarihe '1585 tağşişi' olarak geçen olay (devalüasyon), Osmanlı ekonomisinin tarihinde bir dönüm noktası olarak kabul edilir.

O güne kadar eşine rastlanmayan boyutlardaki bu tağşiş (paranın ayarını düşürme) 16. yüzyılda yaşanan altın çağın kapandığını haber veriyordu. Osmanlı AKÇE'sinin değeri yüzde 70 düşürülmüştü. Fiyatlar büyük bir hızla artıyor, halk kendi parası yerine Avrupa parasını tercih ediyordu. Piyasa DUKA ve REAL gibi yabancı paraların hücumuna uğramıştı. Bu fiyat artışları küçük duraklamalarla cumhuriyet dönemine kadar aralıksız sürüp geldi.

Cumhuriyetin ilk yıllarında, 20 yıl ara verdikten sonra 1946'da başlayan fiyat artışları bugün hâlâ önüne geçilmez bir enflasyon olarak büyük halk kitlelerini ezmeye devam ediyor.

Osmanlı Devleti'nin 16. yüzyıl biterken parada yaptığı bu büyük tağşiş, bunalımlara, iflaslara ve kanlı isyanlara yol açmıştı. Tarihler bu dönemin başlangıcını, duraklama, daha sonra gerileme ve sonunda çöküş dönemi olarak nitelendirmektedirler.

17. yüzyılın başlangıcında Avrupa'da, Aydınlanma ile birlikte başlayan, icatlar, keşifler ve yeni arayışlar sürekli artış göstererek hâlâ devam ediyor. Aynı tarihte Osmanlı toplumunun içine düştüğü örf ve âdet kapanından, biz bugün bile kendimizi kurtarabilmiş değiliz.

Dört yüz yıldan bu yana, Avrupa sürekli yükselirken biz neden geriliyoruz? Neden?

Bunun nedenini görebilmek için tekrar 17. yüzyıla kısa bir göz atmamız gerekiyor.

Osmanlı Devleti'nin uzun süren mutlakiyet döneminde, yasalar padişahların çıkardığı fermanlardan oluşuyordu. Padişahın yetkisi, şeriat kuralları, örf ve âdetler ile sınırlı idi.

Şeriat sultanın üzerinde olan bir güçtü ve sultan tarafından değiştirilemezdi.

Kanunlar ve âdetler örfe bağımlı idi. Örf ise belirlendiği ve yazıya döküldüğü zaman kanun olur ve kendine aykırı bütün kanunlar ile âdetleri ilga ederdi.

Fatih ve Kanuni devrinde yapılan derlemeler dışında, pozitif hukuk alanında bir ilerleme yoktu. Şeriat ile örf ve âdetlerin dışına çıkılamıyordu. 17. yüzyılda geçerli olan kuralları padişahlar da değiştiremiyordu. O döneme demir atmış bir gemi gibi biz olduğumuz yerde dönüp duruyoruz.

Tanzimat'tan beri çağdaş laşma gayreti içinde bulunduğumuz halde, çağdaşlığın gerektirdiği yasaları, bir türlü kendiliğimizden çıkaramadık. Osmanlı'nın son döneminde Avrupa'ya borçlanmıştık. Borç veren ülkeler, alacaklarını garantiye almak için kendi yasalarını kullanmamızı istiyorlardı. 1856 Islahat Fermanı'ndan sonra, anayasa dahil pek çok yasa Avrupa'dan alınarak yürürlüğe konmuştu. 150 yıl sonra bugün yine aynı süreçleri yaşıyoruz.

O zamanlar yeni yasaları çıkarmamızı yalnız Avrupa istiyordu. Bugün, Avrupa 30 yasa düzenlemesi istiyorsa, Amerika (ABD) on beş yasa çıkarmamızı istiyor. Hem de 15 gün içinde.

Amerika mucizesini meydana getiren öncülerin, Avrupa'daki örf ve âdetlere başkaldıran ve yeni arayışlar içinde olan gözü pek göçmenlerden oluştuğunu biliyoruz. Türkiye'yi küçük Amerika yapacağız, diyen yöneticilerimizin bu olgunun farkında olmadıkları için insan yetiştirme sistemimizi, örf ve âdetlerine bağlı gençler yetiştiren kurumlar olarak görüyorlardı.

1981'den önce yürürlükte olan üniversiteler yasasında, üniversitelerin amaçları arasında, örf ve âdetlerine bağlı gençler yetiştirmek hükmü vardı. Anayasa Mahkemesi bunu, anayasanın başlangıç hükümlerine aykırı ve diğer bazı maddeleri de zedelediği gerekçesi ile 1975 yılında iptal etmişti. Böylece toplumda 4 yüz yıldan beri sürüp gelen tutucu örf ve âdetlerin terk edilme zamanı geldiğine inananlarda bir sevinç yaratmıştı.

1981 yılında yürürlüğe giren Yüksek Öğretim Yasası, Anayasa Mahkemesi'nin iptal ettiği bu hükmü katlayarak ve vurgulayarak yeniden getiriyordu. Yürürlükteki yeni yasanın amacı, milli, ahlaki, insani, manevi ve kültürel değerleri taşıyan örf ve âdetlerimize bağlı gençler yetiştirmektir, şeklindedir.

Atatürk devrimleri ile bağdaştırılma olanağı bulunmayan bu tutuculuğu, dışardan gelecek bir uyarıyı beklemeden, biz kendimiz değiştirmeliyiz.

Cumhuriyetin geleceğini güvence altına alacak genç kuşakları, yüzyıllar öncesi toplum düzeninin gereksindirdiği ve yarattığı örf ve âdetlere bağlı tutmak, Atatürk devrimleri ve bu devrimlerin temelini oluşturan ilkelerle bağdaştırılamaz.

Çağdaş uygarlık düzeyine ulaşmak için topluma yeni bir dinamizm verecek, devrimci, atılımcı ve girişimci gençler yetiştirecek yeni bir eğitim anlayışına ulaşmanın yollarını açmalıyız.