İyi Huylu Bir "BAKAN"

geri dön

     Bizim öğrenciliğimiz zamanında televizyon olmadığı halde yaygın olarak, bakanların isimleri bilinirdi. Okullarda bakanlıkların görev ve yetkileri öğretiliyordu. Bakanları, yaptığı işlerle de tanıyordu. Cumhuriyetin ilk yıllarında, “Eğitimin Birliği Yasası” ile milli ve Laik Eğitime geçiş, Vasıf Çınar döneminde olmuştu. Mustafa Necati’yi Harf Devrimi ile anımsıyorduk. Ankara’da ve İstanbul’da birer işlek caddelerin adı, bugün hala Necatibey caddesidir.

     Üretim için, yerinde eğitim prensibi ile kurulan “Köy Enstitüleri” ve Milli Eğitim Bakanlığı’nca tercüme ettirilerek gençliğin yararına sunulan, “Dünya Klasikleri” Milli Eğitim Başkanı Hasan Ali Yücel’in adı ile özdeşleşmiş gibidir.

     Cumhuriyetin kuruluşundan günümüze kadar geçen sürede, 69 Milli Eğitim Bakanı göreve geldi ve gitti. Ortalama hizmet süreleri bir, bir buçuk yılı geçmiyor.

     Devrimci niteliği ile tarihte izler bırakan bu üç Eğitim Bakanının gerçekleştirdiği hizmetler, daha uzun süreler, Türk toplumunun hafızasından silinmeyecektir.

     Hiçbir iz bırakmadan gelmiş geçmiş onlarca Eğitim Bakanı arasında, kendisi ile bir kez karşılaştığım halde, bugüne kadar, hiç unutamadığım İlhami Ertem ile ilgili bir anımı aktarmak istiyorum.

     İlhami Ertem, Ziraat Mühendisi idi. Eğitimini gördüğü çalışmaları, kendisini doyurmadığı için, politikaya atılmış ve genç yaşta Edirne’den Milletvekilli olmuştu.

     Süleyman Demirel’in işareti ile, Bakanlık koltuğuna oturduğu için, her işe karışmaz. Sadece kendisine bu saltanatı sunan, iradeye ters düşmemeye çalışırdı. Bakanlıkta olay çıkmasını, basına konu olmasını hiç istemezdi. İş sahiplerini işlerini şikayete meydan vermeden yapmaları için, kendisine bağlı olarak çalışanları sık, sık uyarırdı. Kendisi gibi herkesin görevinden ve yaşamından memnun olmasını isterdi. Bu nedenle yakınındaki görevlilerin özel durumları ile ilgilenir, çocuklarının gözetirdi.

     Kimseden bir korkusu olmadığı için, korumalarının sayısını azaltmıştı. Her vatandaş gibi trafik ışıklarında arabasını durduruyor, ışıklara ve trafik polislerinin ikazlarına bağlı kalınmasını istiyordu. Her vatandaş gibi çarşı pazara çıkıyor, alış verişi bizzat kendisi yapıyordu.

     Aynı yıllarda, Ankara’da var olan büyük bir öğretim kurumunun temsilcisi ve genel sekreteri olarak görev yapmakta olduğum için, Milli Eğitim Bakanlığına sık, sık iş için gidiyorum. Bürokrasi iyi çalıştığı için, işlerimiz hemen anında yapılıyor ve genelde evrak elden takip ediliyor ve hemen aynı gün sonuçlanıyordu.

     Milli Eğitim Bakanlığı ile ilişkilerimizin bu kadar iyi olmasının nedeni Bakan beyin istemine bağlı olduğu kadar yapmakta olduğumuz işin niteliğine de bağlı idi. Bakan emir vermez rica ederdi. Biz ise üç önemli okul birden işletiyorduk.

     Ankara Emek Mahallesindeki Özel İktisadi ve Ticari İlimler Akademisi ile Denizciler Caddesindeki Eczacılık Yüksek Okulu ile Diş Hekimliği Yüksek Okulu idi.

     O zamanki Anayasamız Özel Üniversite kurulmasına izin vermediği için, ancak yüksel okul adı ile kurabiliyorduk, fakülte niteliğindeki kurumları.

Akademide 6 bin, eczacılık ve diş hekimliğinde biner olmak üzere 8 bin öğrencimiz vardı.

     Sanılanın aksine öğrencilerimizin çoğu çalışanlardan oluşuyordu. Ankara memur şehri, görevinde yükselmek daha iyi yaşam elde etmek için akşamları geliyorlardı. Elektrikçi, teknisyen, fırın işçisi memurların sayısı oldukça kabarıktı.

     İktisadi ve Ticari İlimler Akademisinde teorik bilgilerin yanında pratik bilgiler de veriliyordu. Sınıflar kalabalık olmakla beraber sınavlar, Eğitim Bakanlığının, devlet üniversitelerinde görevli öğretim üyeleri arasından görevlendireceği yetkili elemanlar tarafından yapılırdı.

     Eczacılık Yüksek Okulu daha farklı idi. Gerçekten bir meslek öğrenip, bir yerde eczane açmak veya bir kurumda çalışmayı düşünüyordu öğrenciler. Devlet üniversitelerinin eczacılık fakültelerindeki laboratuarların aynısını kurmuştuk, eksiğimiz yok fazlamız vardı. Modern cihazlar ve laboratuar araç ve gereçleri hep öğrencilerin deneyerek bir şeyler öğrenmesi içindi. Laboratuarlar hiç boş kalmazdı. Gruplar nöbetleşe girip çıkıyordu.

     Öğrenciler orta okulda ve lisede Fizik, Kimya ve Biyolojik okuyarak geldikleri halde Eczacılı Fakültelerinin ilk yılı (FBK) yani, Fizik, Kimya ve Biyolojik derslerini bir kez daha görüyorlardı.

     Böylece Eczacılık okulu 4 yıl sonunda bitiyor. Dört yıl boyunca, Bergamalı Galenos’tan bu yana insanlığın ilaç konusundaki birikimlerini gözden geçirerek Eczacılık diploması alan gençlerin tamamına yakın bir kısmı, ilaç alım satımı ve hizmetle ilgili formalite ve işlemleri yerine getirmekle uğraşmaktadırlar. Fakülte ve Yüksek Okulda öğrendikleri ile ilgili hiçbir hizmet verememektedirler. Dört yıl boyunca sarf edilen emek ve zamana yazık oluyor gerekçesi ile Eğitim Bakanlığına başvurarak, Eczanelerde ilaç alıp satacak veya ilaç tanıtımında, görevlendirilecek ara elemanlar için iki yıllık özel bir program uygulayarak hayata atılmalarının yararlı olacağını önermiştim. Bu önerim, resmi kurumlarda benzeri bulunmadığı gerekçesi ile bakanlıkça kabul edilmemişti.

İlaçları üreten, geliştiren, araştırma yapanlar ayrı, dağıtım, pazarlama ve satışını yapanlar ayrı bir değerlendirilmeye tabi tutulmalı.

     Eczacılık ilk çağlarda bir sanattı, kimyasal madde üretimindeki gelişmelerden sonra 19. yüzyılın yarılarından sonra bağımsız bir bilim dalı haline gelen eczacılık, gelişen teknoloji karşısında yeniden değerlendirilmesi gerekiyor.

     İnsan sağlığı doğrudan ilgili olan Diş Hekimliği önemli bir bilim dalıdır. Üniversitelerin bünyesindeki Diş Hekimliği Fakültelerinde verilen eğitimin yeterliğini denetleyecek hiç bir kurum yoktur. Bakanlığın denetimindeki Özel Diş Hekimliği Yüksek Okulları sık, sık denetleniyor, sınavları Bakanlığın görevlendirdiği üniversite öğretim elemanlarının denetiminde yapılıyordu. Özel Yüksekokullar için Yasaların Yüksek Okul olsa da, resmi fakültelerde görülen dersler aynen verilmeliydi.

Özel ve resmi eğitim bir birinden farksızdı. Daha doğrusu öyle olması isteniyordu.

     Türkiye ile Avrupa’yı karşılaştırmayı kimse gerek görmüyordu. Belki de imkansız olduğu kabul ediliyordu. Burası Türkiye burada bu kadar eğitim yeterli deniyordu. Sonraki yıllarda İngiltere’de bir Diş Hekimliği fakültesinin verdiği eğitimin müfredatını ve kalitesini görünce ülke olarak ne kadar zayıf olduğumuzu fark etmiştim.

Eğitim sistemimize yön verenler, burası Türkiye bizim olanaklarımız bu kadar bize bu yeter düşüncesinde olabileceklerini kabul edemiyorum.

     Ankara’daki Özel Diş Hekimliği Yüksek Okulumuz, Ankara Diş Hekimliği ve İstanbul Çapa Diş Hekimliği fakültesinden malzeme, ders araç gereçleri, laboratuar, öğretim elemanı kadrosu bakımından hiç de geri değildi. Öğrenciler para verdikleri için, paralarının boşa gitmemiş olması için dersleri daha çok izliyor ve yönetimin gevşemesine tepkisiz kalmıyorlardı.

     YÖK henüz kurulmamıştı. Merkez sınav ve ÖSS de yoktu. Her Üniversite alacağı öğrencileri kendisi seçip alıyordu. Öğrenci bulmakta güçlük çekmediğimiz halde, farklı olmak için Arap ülkelerinden öğrenci temin etmeyi planladım. Diş Hekimliği Yüksek Okulumuzu tanıtan Arapça broşürler hazırlattım. Ortadoğu’daki komşularımıza ve Mısır’a gönderdim. Kayıtlar başladığında hemen her gün bir iki yabancı uyruklu öğrenci kaydını yaptırıyordu. Yasa gereği kayıt olan her yabancı uyruklu öğrenciyi aynı gün Bakanlığa bildiriyorduk.

     Diş Hekimliği Özel Yüksek Okulunda kayıtlar devam ederken, Bakanlıktan Genel Müdür aradı;“Yabancı uyruklu öğrenci kontenjanınız doldu, bundan sonra yabancıları kayıt etmeyin” diyerek postaya verdikleri Bakanlık talimatı konusunda açıklama yaptı.

     Gerçekten ertesi gün kurye ile gelen talimat da böyle diyordu. Devlet üniversitelerinin alabileceği yabancı uyruklu öğrencisi sayısı yüzde beş ile sınırlı olduğu için, bizimde buna uymamız isteniyordu.

     Bakanlığa cevap verdik. Özel eğitim kurulu paralıdır, yabancılar parasını vererek burada öğrenim görecek. Ülkemizin döviz kazancımız olacak. (Süleyman Demirel ertesi yıl ülkenin 70 sente muhtaç olduğunu açıklamıştı.) Yabancılara Türkçe öğreteceğiz. Burada iş ve meslek öğrenen bu gençler memleketlerine döndüklerine bir elçi gibi etrafa Türk dostluğu yayacak. (Bugün komşularımızla dostluğumuzun iyi olmadığını her kes biliyor.) Ne gelecek dövize ve ne de kültürümüzü yaymayı Eğitim Bakanlığı hiç dikkate almadı. Yönetmeliğin katı ve anlamsız maddelerini uygulamaktan başka bir şey yapmadı.

İkinci kez bu kararın kaldırılması için yaptığımız baş vuru da Bakanlığı kararından vazgeçirmedi.

     Her zaman bize kolaylık gösteren ve yardım eden, Genel Müdür ile görüştüm. “Haklısınız, bende sizin gibi düşünüyorum” dedi ve kendisinin değil, Müsteşar Yardımcısı, Sıtkı Bilmen’in izin vermediğini açıkladı ve onun mektubumuz üzerine el yazısı ile yazdığı talimatı gösterdi. Yabancılara konan bu sınırlamayı, saçma bulduğum için gizli olan bu bilgiyi size verdim, benden duyduğunuzu bildirmeden, Sıtkı bey’le görüşürseniz ikna edebilirsiniz, diye yol göstermiş.

     Konu Diş Hekimliği Yüksek Okulu yönetim kurulunda görüşüldü. Bakanlığın haksızlığı ortada. Sıtkı Bilen deneyimli bir kişi kendisine anlatılırsa, yabancı uyruklu öğrencilere konan bu anlamsız ve yararsız karar kaldırılır konusunda görüş birliğine varıldı. Okulumuz adına Müsteşar yardımcısını ziyaret ederek, konunu hakkında bilgi verilmek, olmadığı takdirde baskı ve uyarıda bulunmak, kavga çıkararak olayı basına intikal etmek dahil olmak üzere, her türlü girişimde bulunarak ülke yararına olmayan bu kararın kaldırma görevi, yönetim kurulunca bana verilmişti. Bekleyerek ve zorluklarla aldığım randevu için, Eğitim Bakanlığı Müsteşarı Sıtkı Bilmen’in odasına girdiğimde, kendisini gergin ve sinirli buldum. Milyonlarca öğrencinin, hatta Türkiye’nin geleceğine yön verecek bu makamda, kendini kontrol edemeyen basit bin insanla karşılaşınca şaşkınlığımdan bir kaç dakikada kurtuldum. Çok yumuşak sesle Yüce Bakanlık adına kendisinin ülke yararına olan bir konuda bize yardımcı olmasını rica ettim.

“Siz para kazanacaksınız diye kanunlara aykırı iş yapamam” dedi.

     Sayın Müsteşar, özel okullar para kazanmak amacını güdemezler yasanın 2. Maddesi böyle diyor, diye açıklama yapmak istedim. Cevap vermedi. Çıkıp gitmemi istediğini belli etmek için önündeki kağıtları karıştırmaya başladı.

     “Beyefendi, bizim öğrenciye ihtiyacımız yok, bunu prestij olsun diye başlattık, bu kadar Arapça broşür bastırdık, ilan verdik” dedim. “Bana mı sordunuz” diye kestirip attı.

     Devam eden ısrarım üzerine özel kalem müdürünü çağırdı. Gelen kibar beyefendinin yardımı ile yumruklaşmadan, oradan uzaklaştım. Orası dediğim yer Milli Eğitim Bakanlığı, bu beyefendi Bakan adına iş gören bir yetkili.Genç kuşakları ahlak, moral, kendine güven, bilgi bakımında eğiterek ülkemizi geri kalmış ülkeler arasından kurtaracak diye ümit bağladığımız, Eğitim Bakanlığı, bu dar görüşlü, korkak, görevliden ibaret değildir elbette, diye düşündüm. Çalışanları tarafından çok sevilen ve beğenilen iyi bir bakan var. Düşüncelerimi bizzat Bakana arz etmeye karar verdim. Bir kaç gün sonra idi. Milli Eğitim Bakanı, İlhami Ertem’le makamında buluştuk. Derdimi anlatmaya başlama izin vermeden, “önce bir ikramda bulunalım”> sizleri duyuyorum iyi işler yapıyorsunuz. Sizleri beğeniyorum. Büyük bir boşluğu kapatıyorsunuz, diyerek iltifatlarda bulundu. Kahvelerimizi içerken, yanımda misafir koltuğunda idik. Öğrenci ve Öğretim elemanlarını sorunca; “Devamlı kadrolu öğretim elemanlarımız var, eksiklerimizi, üniversiteden aldığımız yardımla kapatıyoruz. Öğrencilerin ilgisi de iyi> şeklinde cevaplandırdıktan sonra komşularımızdan öğrenci alma projemi anlattım. “Eğer yabancı öğrenci buluyorsanız, size madalya vermek lazım” dedi.

“Öyle keyfi iş olmaz” diye yanıtladı beni.

Devamla sordu; “Yabancılar paralarını döviz olarak ödüyorlar, değil mi?” Evet, her türlü yabancı parayı döviz olarak kabul ettiğimiz söyledim.

Bakan; “Bu öğrenciler 4 veya 5 yıl burada okuyacak, alış veriş yapacak, anası babası ülkemize gelip gidecek, Türkçe öğrenecek, kültürümüzü örf ve adetlerimizi öğrenecek değil mi?” diye sordu ve hemen ilave etti,“Yüzde beş ne demek, imkan olsa da tamamını yabancı alsanız belki daha iyi olur.” Dedi.

     Bu sorun değil, başka dertleriniz varsa yardım edelim diye beni teselli ettikten sonra yanımdan kalkarak masasına gitti, Sıtkı Bilmen’i aradı ve bize bu konuda yardımcı olması gerektiğini söyledi.

     Müsteşar Yardımcısı, bir dosya ile odaya hışımla girdi. Bakan beyin yan tarafına geçerek dosyayı açıp gösterdiği okumasını istedi. İkisi birden eğilip baktılar, Müsteşar alçak sesle bir şeyler fısıldadı Bakan beyin kulağına. Onun konuşması daha bitmeden, Bakan bey bana bakarak, çaresizliğini belirtir şekilde ellerini iki yana açıyor boyun büküyordu. Benim sessiz ve şaşkınlığımı fark eden Bakan bey; “Mevzuat böyle imiş, 625 sayılı kanunu çiğneyemeyiz” diye bir açıklama yaptı.

Sakin bir sesle “onu değiştirin” dedim. “Nasıl değiştirelim”diye cevaplayınca, yerimden fırladım, “Görevinizi size ben mi öğreteceğim, yasanın nasıl değiştirileceğini. Bilmiyorsanız niye Bakanlık görevini kabul ettiniz?” diye yüzüne karşı haykırdım. Müsteşar Yardımcısı telaşlanınca Bakan eliyle, durmasını işaret ederek, bana dönerek sakin bir sesle;

“Biliyorsunuz koalisyon var, yasa çıkarmak çok zor” dedi.

Koalisyon ortakları da en az bizim kadar ülke sorunları ile ilgili olmaları gerektiğin anlattım. Daha başka örnekler gösterdim. Bu Bakan’ın sahiden iyi huylu olduğuna bende inandım. Yaptığım uygunsuz çıkışları göremezlikten geldi. Beni sakinleştirdi. Heyecanımı anlayışla karşıladı.Bakan bey beni uğurlarken, Kanunlara uymak hepimizin ödevidir. Başta kendisinin, kanun uygulayıcısı olarak, yorum yapmadan kanunlara uymaya mecbur olduğunu bir kez daha yineledi. Yabancı uyruklu öğrenciler için, kanuna konmuş bulunan bu anlamsız sınırlamanın kaldırılması için, eğer görevde kalırsa, çalışacağı için söz verdi. Çok geçmeden, 1969 yılının ilk haftasında, İyi Huylu Bakan İlhami Ertem, Bakanlık makamını Profesör Dr. Orhan OĞUZ’a bıraktı. Otuz yıl boyunca Özel Öğretimle ilgili 625 sayılı yasa pek çok değişikliğe uğradığı halde İlk ve ortaöğretim okullarında okuyacak, yabancı uyruklu öğrencilerin sayısını sınırlayan 28. maddesine kimse el sürmedi.

Geçtiğimiz günlerde, Londra’da bir üniversiteyi ziyaret eden, Başbakan Tony Blair, yaptığı bir konuşmada şöyle diyordu; “ Dış ülkelere gittiğimde,İngiltere’de öğrenim gömüş yöneticilerle karşılaştığımda büyük gurur duyuyorum. Ülkemiz için fevkalade önemli bir durum, yabancı uyruklu öğrencilerin sayılarını çoğaltmak için, elimizden gelen her şeyi yapmalıyız.”diyordu.

İngiltere “Sanayi devrimi” aşamasını tamamlamış, bi     lgi çağına doğru ilerliyor. Dış gelirinin en önemli kalemi, sağlık hizmetlerinden sonra, yabancı uyruklu gençlere verdiği eğitim hizmetlerinden elde etmektedir.

     Dünya küreselleşirken, biz kapılarımızı yabancılara kapalı tutamayız, ülkemizde öğrenim görecek yabancı uyruklu gençler, Türkçe öğrenecek, kültürümüzü tanıyacak, bizi bilen, seven ve hayat boyu bizi unutmayan bir elçimiz olarak ülkesine dönecek. Üstelik bize döviz ödeyerek, bizi tanıyacak bu gençlere kapımızı tam aralamalı ve gelmelerini özendirmeliyiz.Osmanlı İmparatorluğunu yönetenler, Hıristiyan Misyonerlerden korktuğu için, kapılarını ikiyüz yıl boyunca hep Batıya kapalı tutmuşlardı. Bu yüzden batıda oluşan yeniliklerden ve gelişmelerden haberdar olamadı, çağın gerisinde kaldı. Türkiye’ye gelecek yabancı öğrencilerden korkacak ve sakınacak hiç bir şeyimiz yok. Ama, onlara öğretecek güzel bir lisanımız ve zengin bir kültürümüz var.