Doğudan Batıya

geri dön

     Uygarlık da,Güneş gibi doğudan başlayarak dünyayı aydınlatıyor. Dicle ve Fırat nehirleri arasında başlayan Sümer uygarlığı, batıya doğru uzanarak, Mısır,İyon, Grek ve roma Uygarlılarını etkilemiştir.
Eski Roma düşünürleri toplum hayatının ve insan yaşamının biner yıllık peryodlarla değişeceğine inanırlardı .Büyük ve köklü değişikliklerin ancak bin yılda olabileceği kabul ediliyordu.
Hıristiyanların kutsal kitabı VAHİY de ;gökten inen bir meleğin kötülüğün timsali iblisi zincirle bağlayarak kör bir kuyuya attığını ve insanlara bin yıl zarar vermemesi için üzerini kapattığını bildirmektedir. (Vahiy,20: 1-3).

     Orta çağ insanları bu bin yılın başlangıcının olsa, olsa, İsa’nın doğum günü olur diyerek, MS 1000 yıl dolarken, kutsal kitabın dediği gibi; Bin yıl dolacak ve şeytan kuyudan çıkarak dünyayı ateşe verecek diye bir hayli korku ve endişeye kapıldılar.Bin yıl geldi geçti. Ne ateş ve ne kutsal kitabın dediği kükürt gölü görülmedi.Kutsal kitaplar yeniden okundu ve yeni yorumlar yapıldı. Vahiy kitabının sözleri anlaşılmaz ve karanlıktı ama, insanların inanma arzusu çok güçlüydü.Bilim adamları diye bilinen önemli kişiler bile tahminler yapmaya kalktı.Bir dahi olarak bildiğimiz Newton ve Napier kutsal kitaptaki bu anlaşılmaz anlatımları çözmeye çalıştılar.Bu çok önemli bin yılın ne zaman başlayıp, ne zaman biteceğini hesaplamaya kalkanların sayısı kabarıktı. Bunlara, “millennialist” ler deniliyordu.

     İkinci bin yaklaşırken kutsal kitaplar yeniden açıldı ve yorumlar yapılmaya başlandı.Şavaştan sonra koyu bir dindar olan emekli subay, William Miller (1782-1849) Vahiy kitaplarını yeniden inceledi,hesaplar yaptı, usa vurdu ve sonunda açıkladı ; İsa’nın ikinci gelişi 21 mart 1844 de olacaktır. Vahiy kitaplarının açıkça belirttiğine göre dünyanın ateş alarak yanacağını ve böylece sona ereceğini açıkladı.Miller’in peşine takılan yüz bin kadar insandan çoğu, malını mülkünü satarak,kırlarda yamaçlarda toplanmışlardı. Ne yazık ki beklenen olmadı. O gün de , diğer günler gibi geldi geçti. Miller bir kez daha kutsal kitapları karıştırdı ve yeni bir tarih tespit etti ; 22 ekim 1844 Ama bu günde olaysız gelip geçti. Miller 1849 da öldükten sonra da yaşam devam ediyor. Bugünkü bilgilerimiz 4.8 milyar yaşında olan dünyamızın en az bu kadar daha güneş sistemi ile birlikte yaşamını sürdürmesi yönünde olmasına karşın, hala yeryüzünde ve hatta yakın çevremizde ve hem de Müslüman’lar arasında kıyamet gününü bekleyenler var. Biner yıllık değişiklikler dünyanın fiziksel yaşamında olmasa da, insanların toplumsal yaşamında biner yıllık evrelerin var olduğunu tarihçiler bize söylemektedir. Bir örnek olarak, İskenderiye kütüphanesin, fanatik Hıristiyanlarca yakılması ile başlayan karanlık dönemin,Ortaçağ boyunca bin yıl sürdüğü gösterilmektedir.İsa’dan üç yüz yıl öne kurulan İskenderiye Kütüphanesi, zamanın kitap ve bilim merkezi durumunda idi. Antik çağın en parlak zihinlerin ürettiği, matematik,fizik, biyoloji, astronomi,edebiyat,coğrafya ve tıbbın sistemli öğrenimine ilişkin temelleri atmışlardı.
Dünyanın yuvarlaklığı saptanmış, çapı ve ekvatorun uzunluğu,bugünkü bulgulara yakın olarak hesaplanmıştı, hem kütüphane hem de araştırma merkezi idi. Heron yaptığı düzeneklerle, buharın hareket ettirme gücünü göstermişti. Beş gezegen. Ay ve güneşin devinimleri ve yörüngeleri doğru olarak saptanmıştı. Bugünkü bilimin temelleri o zaman atılmıştı.

     Bugün hala bilim çevrelerinin isimlerini unutmadığı, Ptolemy Eratostenes, Heron dan sonra kütüphane’ de çalışan son bilgin,Matematikçi, astronom, fizikçi ve yeni Platoncu felsefe okulu önderi genç Bayan Hypatia idi.
Kadınların eşya olarak kabul edildiği o dönemde Hypatia başarıları ile kendini kabul ettirmiş,geleneksel kurallara aldırış etmeden serbestçe dolaşıyor, roma valisi ile arkadaşlık ediyordu. Yaşı kırkı aştığı halde, kendini bilime verdiği için evlenme teklifleri geri çeviriyordu. İskenderiye kozmopolit bir şehirdi. Roma egemenliğine girdikten sonra Hıristiyan’ lığın yerleşmesi için kilise acımasız davranıyordu.
Hypatia ,İskenderiye Başpiskoposunun dikkatini çekiyordu. Vali ile yakınlığı, bilimle uğraşması putperestlikle eş değer görülüyordu Hypatia kilisenin kendisinden nefret ettiğini ve hayatının tehlikede olduğuna aldırmadan, öğretime bilgi yaymaya devam ediyordu. MS 415 yılında, birgün atlı arabası ile İskenderiye sokaklarında giderken, Başpiskopos Cyril’in kışkırttığı müritleri tarafından yolu kesildi. Arabadan indirildi, elbiseleri yırtıldı, taşlandı dövüldü ve etleri baldırlarının kemiklerine kadar midye kabukları ile sıyrıldı. Kalıntısı yakıldı. Cahil katiller hırslarını söndürmek için kütüphane yürüdüler,ateşe verdiler, yakıp yıktılar. Yazılı eserlerin çoğu yok edildi. Hypatia ve kütüphane unutuldu, Cyril’e azizlik payesi verildi. Hıristiyan alemde bu elim olaydan sonra bilimle uğraşan olmadı. Kütüphaneden kurtarılan eserler yüz yıllar boyu ortaya çıkartılamadı.
Amerikalı Prof.Dr. Carl SAGAN’ a göre bu kütüphaneyi yok etmekle insanlık kendine büyük bir beyin ameliyatı yapmıştı. Üzerinden geçen bin yıl boyunca, kimse bilimsel araştırma yapma cesaret edemedi. Kutsal kitapta yazılanların dışında herhangi bir görüş ortaya atmak mümkün değildi. Kutsal kitaplardaki yanlışlara ve çelişkilere işaret eden veya parmak basanlar, işkence ile yok ediliyordu. Kilise,Bazalika, Manastır yapımı yaygın bir şekilde sürüyordu. Kutsal Kitapların anlaşılmaz ve karışık deyimlerinden yorum yaparak yeni anlamlar çıkartılıyordu.

     Millennium görüşlerine uygun olarak, batıda bu karanlık çağ Bin Yıl sonra İtalya’da Rönesans’la birlikte aydınlanmaya başladı. Daha sonra Hümanist düşünce ve reformist hareketlerle bütün Avrupa’yı kapladı.

     Avrupa karanlık orta Çağ dönemini yaşarken doğuda parlayan İslamiyet güneşi Asya,Afrika ve Avrupa’ya doğru hızla yayılıyordu. Arabistan’da doğan İslamiyet din kültürü ile birlikte Arap Örf ve Adet’ ini de beraberinde götürüyordu. İspanyadan Orta Asya’ya ve Afrika’ya kadar yayılan İslamiyet, etnik kökeni ve dili farklı toplulukları, Hz.Muhammed’in Ümmeti olarak birleştirmişti.

     İslamiyet’in ilk yıllarında, dinsel dogmalar ve bu dogmalarla kurulan toplumsal düzen, toplumun ihtiyaçlarına cevap vermeye, yetmemeye başladı. Kuran’ın açık anlatımlarından gizli anlamlar çıkarılması (Tasavvuf), Yeni koşullara uygun bir hukuk (Fıkıh), düşünsel eleştiri, tartışma ve din felsefesi (kelam), kutsal kitabı yorumlama (tefsir), Kuran’daki boşlukları Peygamberin söz ve davranışları ile doldurma(Hadis) gerekleri duyuldu. Müslümanlar ele geçirdikleri ülkelerde,İslamiyet’i yayarken, yerel bilgi ve birikimden de yararlanmaktan geri kalmıyorlardı. Doğuda Hint ve İran eserlerinin Arapça’ya çevrileri yapılırken,diğer taraftan,Ortadoğu’da eski Yunan düşünürlerinin, özellikle Aristo ve Eflatun’un eserleri Arapça’ya aktarıldı. Bu eserlerin tefsirleri yapılıyor Müslümanlık disiplini içinde yeni düşünce akımları oluşturuluyordu.

     12 yüz yıla kadar gelişen ve batıyı etkileyen İslam felsefesinin üzerinde en çok tartışma yaratan, üç akımını, Mutezile, Meşaiye ve Eş’ariya’ yi bir göz atmamız gerekiyor.

     Mutezile ; İslam usçuluğu olarak bilinir. Kaderin ve yazgının varlığını kabul etmez. Eğer, insanın hiçbir şekilde değiştirilemez bir alın yazısı var ise, külli irade adı verilen yüce iradeye tabi ise, insan Tanrı’ya karşı hiçbir eyleminden sorumlu tutulamaz,suçlu sayılamaz. İnsanın özgür iradesi vardır, yaptığı bütün eylemlerden kendisi sorumludur. Mütezile’ye göre iyiyi ve kötüyü us ayırır. VIII yüz yılda Vasıl bin Ata tarafından kurulan Mütezile ekolünün çok değerli düşünürler tarafından geliştirilmiş ve daha sonraları pek çok kollara ayrılmıştır.

     Meşailik: İslam felsefesinde,Aristotelesçi akım. Platonla Aristotelesi uzlaştırmaya çalışır. En önemli temsilcileri arasında, El-Kindi, İbni Sina, Farabi, İbni Rüşt ve İbni Bacce Gibi dünyaca ünlü filozofların yer aldığı Meşailik, temelde İslama dayanırken, yöntem olarak Aristo mantığını esas almıştır. Platon ve Plotinos tan etkilenmiş olmakla beraber, özgün akılcı bir düşünce çıkaramamıştır. Batı felsefesini bir çok yönden etkilemiştir.

     Eş’arilik ; Kelam ‘dan kaynaklanan Eş’ariye inan temeli üzerine kuruludur. İmam Ebul Hasan Ali Eş’ari (873-943) tarafından sistemleştirilmiştir. Başlangıçta kendisi de Mutezile akımlarının içinde yer alan Eş,ari,gördüğü bir rüya üzerine, Us ve yoruma dayalı düşüncelerini terk ederek,Kuran’da yazılı olanlar, Hz.Peygamber’in sözleri ve hareketleri dışında başka hiçbir düşüncenin gerçek olamayacağını savunmuştur. Ona göre insan aklı sınırlı düşünceleri ise yanıltıcıdır. Tanrı iradesi anlamında olan külli iradeye karşı, insanın cüz’i iradesi ancak kaderinin sınırları içinde gerçekleşebilir.

     Derken, tarih sahnesine “ GAZALİ “ olarak ün yapan, Muhammet al-Gazali’nin çıktığını görüyoruz. Keskin zekası, güzel ve etkili konuşmaları ile, Hüccet-ül-İslam payesi verilmişti. Peygamberden sonra en etkili Müslüman olarak anılıyordu. Ender olarak rastlanan güçlü bir kişiliğe sahip olan Gazali nin İslam düşüncesi ve yaşam biçimine olan etkisi aradan geçen bin yıla karşın hala bugün dahi etkinliğini sürdürmektedir. Elli üç, gibi kısa bir süre yeryüzünde kalan Gazali, on yılını inzivada geçirmiş ve 100 den fazla eser bırakmıştır. Türkçe’ye çevrilen ve bugün hala elden, ele dolaşan on eserini dikkatle incelediğimizde onun özgün düşünce sahibi bir filozof tan ziyade, bir aksiyon adamı olarak görmemiz, daha doğru olur.

     İslam alemi,Gazali’den önce en parlak dönemini yaşıyordu. Düşünce alanında,bilimde sanatta, yaşam düzeyinde ve uygarlıkta, hıristiyan aleminin ilerisinde bulunuyordu. Düşünceyi ve felsefeyi terk ederek, Gazalinin gösterdiği yolu seçen İslam alemi aradan geçen bin yıl (Millennium) dan sonra yeniden,batı ile yaptığımız

     karşılaştırmada, aradaki büyük bir fark, hemen ortaya çıkıyor. Avrupa’daki Hıristiyan uygarlığı ile İslam ülkeleri bu bin yıl boyunca yan yana yaşamış, kimi zaman savaşmış, kimi zaman fikir alış verişinde bulunmuştur. Bugün gelinen noktadaki yaşam düzeylerini karşılaştırmasına geçmeden önce, İslam alemini bu kadar derinden etkileyen Gazalinin kısa hayat hikayesine ve kimliğine göz atmamız gerekiyor.

GAZALİNİN KİMLİĞİ

     Bugün İran sınırları içinde kalan Meşhed yakınlarında TUS kasabasının Gazal köyünde, MS 1058 yılında doğan Gazali, Arapça ve din derslerini öğrenmek için köyden Tus a gelir. Orada medreseye devam ederek kendisini geliştirir. Bir kervanla memleketine dönerken, eşkıyalar yollarını keser ve kervanı soyarlar. Gazalinin içinde medrese de tuttuğu notları bulunan Heybe ve Torbasını elinden alınca, Gazali soyguncuların başına giderek, heybesinin kendisine verilmesi için yalvarır. Onun içinde size yarar hiçbir şey yoktur, demiş.

Eşkıya Başı sormuş:
- Heybede ne var ? Gazali;
- İçinde kitaplarım,defterlerim var. Ben öğrenciyim. Senelerdir medresede
Öğrendiklerimi yazdığım notlarım, diye cevaplamış.
Eşkıya başı Gazali’ye, kükremiş;
- Yazıklar olsun sana, ben medreseye gidenlerin okuyup adam olacaklarını
orda ilim öğreneceklerini sanıyordum. Tuttuğun notlar elinden alınınca sen
hiçbir işe yaramıyorsan, medresede boşuna zaman öldürmüşsün, demiş ve adamlarına bu çocuğun
heybesini geri verin, demiş.

     Gazali,Eşkıya başının, sözlerinden çok etkilenmiş. Köyüne gitmeyerek, TUS’a geri dönmüş ve üç yıl daha medresede kalmış. Defterlerindeki bilgileri ve yeniden öğrendiklerini tamamen ezberleyerek medreseden ayrılmış. Daha sonra Nişbur’a giderek orada, başta Kelam olmak üzere çeşitli İslami ilimlerini esaslı bir şekilde öğrendi. Henüz yirmi yaşında iken Bağdat’ gelerek Vezir Nizam-ül mülkle tanıştı.34 yaşında medreseye müderris öğretici) tayin edildi. Burada dört yıl ders verdi,bir yandan da çağın bütün düşünce akımları ile ilgilendi. Okudu ve durmadan yazdı.

     Kırk yaşına geldiğinde bilimsel şüphe yüzünden görevini bıraktı. Her şeyden elini çekerek kendi içine kapalı bir derviş hayatı sürdü. Hastalandı dili tutuldu. Hacca gideceğini söylerek Bağdat’tan ayrıldı. Şama gitti. Burada iki yıl kimseyle görüşmeden Emeviye camiinde gündüzleri kimseye görünmeden, kapısını kapadığı minarede kendi içine kapanmış olarak yaşadı. Bu yaşamını bir süre kum çölünde sürdürdü. Kendi deyimi ile “görünmez alemi “ seyre daldı. Sonra Mekke’ye gitti, Bağdat’a döndü. Eski derslerine yeniden başladı. Bunu bırakarak tekrar Tus’a gitti. Evinin yanında kurduğu bir medresede 300 den fazla öğrenciye dersler vermeye başladı.1111 yılında, henüz elli üç yaşında iken memleketinde öldü.

GAZALİNİN FELSEFESİ

     Felsefe ile din arasında kesin bir ayrım yaparak,felsefeye karşı çıkan Gazali,duyuların kişiyi aldatabileceği savı ile Us’a da güvenmez. Akıl insanı hakikate götürecek güçte değildir,der. Her türlü şüphenin ötesinde, kesinliğe varılacak tek yol imandır. Hakikati bilmede anlamada temel loan “vahiy” ve “istiğrak”tır. Felsefenin ana görevi dine yardımcı olmak, dinin gösterdiği yolda gitmektir. Matematik, mantık, felsefe akla dayandığı için mutlak hakikat olmaktan uzaktır. Kesin bilgi ancak sezgi ile elde edilir. Bilginin kaynağı “gönül”dür.
Gazali, imanla akıl arasında ortaya çıkan uyuşmazlığı gidermek için tasavvufu gerekli bulur. Tasavvuf insanın akılla kavrayamayacağı hakikate ulaştırır. Tasavvufun temeli sağduyu ile kavranan insandır. İman, insanı bütün varlıkların tek yaratıcısı olan Tanrı’ya götürür. Tanrı bütün doğa olaylarının yaratıcısıdır. Yaratma eylemi süresizdir. Tanrının “hür iradesi” dışında hiçbir oluş düşünülemez.
Gazali, Aristotelesçi geleneği izleyen filozofların evrenin yoktan var edildiğini ve ruhun ölümden sonra bedenle yeniden birleşebileceğini yadsıyan, düşüncelerine şiddetle karşı çıkar ve Aristoteles’ı dinsizlikle suçlar.
Gazali. “Filozofların Tutarsızlığı” adlı eserinde filozoflara en az 20 konuda hücum etmiştir. Meşailiğe hücumları ve Kutsal kitap Kuran ile hadislerden başka gerçek tanımayan, Eş,ari’liği geliştirme ve yayma çabaları yüzünden, felsefenin ortadoğu’dan Batı’ya göç etmiş olduğu genel kabul görmüştür. Eş’ari düşüncesinde felsefe “Kelam” ile eş değerdir. Kelam, İslam terminolojisinde tanrı sözü olarak bilinir. Bu nedenle, “Kelam Bilimine” İslam Skolastiği de denmektedir.
Gazali’nin çağının bütün düşünce akımlarına yönelttiği eleştiri onu sonunda kendi kendisiyle hesaplaşmaya götürdü. Hiçbir şeye inancı kalmayan,ruhi ve bedensel çöküntüye uğrayan Gazali tasavvuf yaşamı sürmeye başladı.

GAZALİ’İSLAM ALEMİNDE BIRAKTIĞI İZLER

     İslam Uygarlığı ortak bir uygarlıktır. Diğer bir deyişle İslamiyet’i kabul eden bütün uluslarun kültürleri ile, İslam kültürü zenginleştirilmiştir. 636 yılında Suriye’nin, tamamen ele geçirilmesinden sonra, Antik Yunan filozoflarının eserlerini Arapça’ya Tercümesinden sonra başlayan yorumlar,us’a dayalı düşünce akımlarının oluşmasına yol açmıştır. Biruni, Farabi ve İbni-Sina gibi türk düşünürlerinin katkısı ile gelişen Meşaiye ve işrakiye ekolüne karşı olan, Eş’ari düşüncesini savunması ve o’nun İslami yaşam biçimine egemen olmasına, yol açmıştır.

     Doğu ve Batının farklı kültürleri zenginleşen İslami düşüne,din elden gidiyor korkusu ile hilafetin dikkatini çekmişti. Zayıf bir kişiliği olan Halife el-Kadir, 1017 yılında mütezile sınıfının her türlü fikir faaliyetlerini yasaklamış ve İslama yakın görünmeyen her türlü tartışmayı,mutlak şekilde yasaklamıştı. Gazali’nin Eş-ari mezhebinin savunucusu olarak, Kuran ve Hadis dışında hiçbir bilgi ve düşünceye yer vermeyen yönündeki yayınları, yönetimlerce benimsenerek, toplumda yerleşmesi için sürekli gündemde tutulmuştur.

     Hallac, Suhreverdi, Nesimi gibi düşünürler yeni fikirler ileri sürdükleri için, yakılmış,derisi yüzülmüş ve öldürülmüşlerdir. Mutezile ekolünün fikirlerini benimseyen girişimlri yok etmek için, elli bin Türk’ün, Gazneli Mahmut tarafından yok edildiğini tarihler kaydetmektedir. Devam eden bu baskılar yüzünden 12. Yüz yıldan sonra, İslam aleminde evrensel değerde, bilim adımı ve düşünür yetişmemiştir.
GAZALİ için, Alman bilimci E.Sachau; “ İslam aleminde, Eski Yunan’ı keşfeden,Eflatun ve Aristo’nun eserlerini yorumlayan,bu yolla yeni düşünceler üreten Kindi, Farabi, İbni Sina ve Biruni’den sonra Eş-ari ve Gazali gelmemiş olsalardı, Galileo, Kepler ve Newton gibi bilim adamları Arap kavminden çıkacaktı “ diyor.

     İslam alemindeki bu skolastik dönemin, Gazali ile başladığını kabul ederek, bin yılın sonunda, yavaş yavaş kalkmasını bekleyebiliriz.İslam’ın Sünni düşüncesinin büyük bir temsilcisi olan, Osmanlı İmparatorluğunun yıkılmasından sonra,Cumhuriyet yönetimin yaptığı devrimler ve bu devrimlerin en önemlisi “Laik” liğin kabülünden sonra Türk toplumunda hemen her alanda büyük değişikler meydana geldi. Birden bire toplum yüz yılları aşan sıçramalarla çağdaşlaşmaya başladı. Cumhuriyetin ilk yirmi beş yılında yapılan büyük devrimler, 1950 den sonra başlayan karşı devrime rağmen, Türkiye hala İslam ülkeleri arasında ön sırada bulunmaktadır. İran,Irak,Suudi Arabistan ve diğerlerinin elindeki Petrol Hazinesine, Endonezya gibi doğal zenginlikleri ve kalabalık nüfusuna karşın Yüzde 99 u Müslüman olan Türkiye ekonomisine ve yaşam düzeyine yaklaşamıyorlar.Türkiye Atatürk’ün Akıl, Mantık ve Bilim yolunda çağdaş uygarlık düzeyini yakalamak için çaba sarf ediyor.Diyanet İşleri Başkanımız, “ Bedevi Araplar için yüz yıllarca önce yazılan kurallar, Anadolu halkının ihtiyacını karşılamıyor,günümüz koşullarına uymayan içtihat ve fıkıh bilgileri gözden geçirilmeli” diyerek bir uyanışın haberini veriyor.İlahiyat Fakülteleri Dekanları, Hurafelerden kurtulmak için hadisleri bırakmalı sadece Kuran’nın dediklerine, bakmalı diyorlar.Düşünürlerimiz, düşünce özgürlüğünü kısıtlayan ceza yasalarına dikkatleri çekmek için, yasanın suç saydığı düşünce suçunu işlediklerini ileri sürerek, Cumhuriyet savcılığına kendilerini toplu bir halde şikayet etmektedirler.Türk ulusu hayırlı ile Batılı ayıracak olgunluk düzeyine erişmiştir. Hiçbir gerici,bölücü veya aykırı ideolojiye kanacak durumda değildir.Türkiye’nin hedefi,çağdaş uygarlık düzeyini yakalamaktır.