Eğitimde Reforma İhtiyaç Var

geri dön

     Üniversitelerde Türkiye'nin kalkınmasını yapacak olan genç kuşakların talepleri karşılanmıyor 'Eğitimde reforma ihtiyaç var' Üniversitelerdeki kapasite yükseköğretime olan talebi karşılayacak düzeye geldiğinde, üniversiteler arasında daha iyi öğrenciyi kapma, kaynak yaratma ve hizmet alanında rekabet başlayacaktır. Bugün üniversitelerimiz bir iktisadi devlet kurumu gibi işlemekte, parayı devletten almakta, öğrencileri de YÖK göndermekte. Rektör kim olursa olsun, sistemin aynı yasalar çerçevesinde yapacağı işler önceden belirlenmiş durumda!



     Eğitim Türk kamuoyunun gündeminden düşmüyor. Bir tarafta yükseköğretim için yapacağı tercihin boşa gitmemesi için çaba sarf eden bir milyondan fazla lise mezunu gencin umutları ve beklentisi, diğer tarafta üniversitelerde rektörlük makamı için yapılan yarışlar, seçimlerin yankıları devam ediyor.
Öğrencilerin ÖSYM'den bekledikleri yanıt, gelecekleri için var olmak veya yok olmak kadar önemli. Öğrenciler yaptıkları tercihi uykusuz gecelerde beklerken bazı üniversitelerimizde rektör seçim ve atamaları birden ön planda yer aldı. Öğrenciler adeta unutuldu, sayıları onu geçmeyen rektörler basınımızı çok yakından ilgilendirmeye başladı. Birçok yazarımızın doğrudan YÖK Başkanı'nı hedef alan yorum ve görüşleri günbegün ortaya döküldü. Çok yüksek oy alanın yerine en düşük oyu (bir oy) alan profesörün rektörlüğe aday olarak gösterilmesine adeta isyan etmeyen kalmadı. Bu konuda hemen bütün köşe yazarları haklı haksız demeden YÖK'ü ve özellikle başkanını hedef alan eleştiriler ileri sürdü. Birer oy alanların rektör adayı olarak gösterilmesi şiddetle eleştirildi. Rektör atamaları tartışması devam ederken YÖK'ün kurucu başkanı, Sayın İhsan Doğramacı 'nın, rektörlüğe en düşük oyu alanların atanmasının daha uygun olacağı görüşünü ileri sürdüğü haberi de geldi. İster çok oy alsın ister tek oy alsın. Kim yönetirse yönetsin, ülkemiz ve eğitim kurumları için fark etmiyor. Çünkü, üniversitelerimizin idari ve akademik özerklikleri yoktur. 2547 sayılı yasa rektörlerin yapabilecekleri işleri tek tek saymıştır. Yapamayacaklarını da diğer yasalarımız belirlemiştir. Bu nedenle sistemde rektörün fazla bir hareket alanı yoktur. Her zaman olduğu gibi rektörler bürokratik işlemler içinde dört yıllık hizmet süresini tamamlayacaktır.
Üniversitelerdeki kapasite, yükseköğretime olan talebi karşılayacak düzeye geldiğinde, üniversiteler arasında daha iyi öğrenciyi kapma ve kaynak yaratma konusunda ve hizmet alanında rekabet başlayacaktır. Bugün üniversitelerimiz bir iktisadi devlet kurumu gibi işlemekte, parayı devletten almakta, öğrencileri de YÖK göndermekte. Rektör kim olursa olsun, sistemin aynı yasalar çerçevesinde yapacağı işler önceden belirlenmiş durumda!

'Bu öğrenciler ne olacak'
     Çağımızda ileri ülkelerde üniversitelere artık öğrenci merkezli olarak bakılıyor. Bu bakımdan rektörlerden önce, öğrencilerin durumu ele alınmalı ve hemen sorulmalı: Yüzbinlerce gencin geleceği ne olacak? Bu bir buçuk milyona yakın (1.414.820) gençten 414.693'ü seçme sınavında 105 puandan az aldığı için elenerek sistem dışı bırakılmıştır. Sayıları 400 binden fazla olan bu gençlerimiz artık hayat boyu vasıfsız işçi olarak yaşamaya mecbur kalacaklardır. Bunların yurtdışında, Avrupa'da, Amerika'da, kısaca beş kıtanın beşinde hiçbir özel ve resmi kurumda kendi paraları ile de olsa okuma ve kendini geliştirme olanağı yoktur.

     Hemen ilk etapta saf dışı bıraktığımız bu 400 bin gencimiz hiç de önemsenmeyecek ve göz ardı edilmeyecek kadar büyük. Üniversiteye kabul edilenlerden çok fazla. Bu sayı bize dehşet veriyor. Bu uygulama anayasamızın ''Kimse eğitim ve öğrenim hakkından yoksun bırakılamaz'' diyen 42. maddesine uygun düşmüyor.Üç yıllık liseyi bitiren bu gençleri ÖSS'de üç saatlik bir testle, hayat boyu daha ileri bir eğitimden ve öğretim hakkından mahrum edemeyiz. Okul ve sınavlar her şeyi belirlemez. Çağımıza ışık tutan birçok düşünür ve mucidin okullarda başarılı ve iyi öğrenci olmadıkları da yaygın olarak bilinmektedir. 10 değil, 100 değil, bin değil tam 400 bin lise mezunu genç Eğitim Bakanlığı ve YÖK'ün gündeminden düştü. Ancak onlara iş ve işçi bulma kurumu basit bir iş bulabilir, eğer ailesinin varlığı yoksa. 'Umutlar sönecek'

     Haziran ayında girdiği ÖSS'den 120 puandan fazla alan ve az çok umudu var olan bir milyon gençten 700 bininin umudu da bugünlerde sönecek.Böylece (bir milyon yüz bin) lise mezunu elenip bir kenara atıldıktan sonra, kalanlardan 167 bini üniversiteye yerleştirilecek. 113 bini meslek yüksekokullarına, 14 bini yetenekle bazı fakültelere alınacak. Yükseköğretim kurumlarına ÖSYM'nin bilgisayarlarının yerleştirdiği 293 bin öğrenciden 60-70 bini yerini beğenmeyerek gelecek yıl, başka dalda öğrenim görmek üzere, yeniden ÖSS'ye gireceklerini bekliyoruz. Bu karmaşık ve çetrefil duruma nasıl geldik? Yıllar boyu eğitime olan talebi karşılamak için gerekli yatırımı yapamadık. Çünkü devletimizin bütçesi küçük. Eğitime kamu bütçesinden ayırdığımız pay ortalaması yüzde 10 kadar. Avrupa ortalaması yaklaşık yüzde sekiz. Ama bizim eğitim için ayırdığımız para nüfus başına 100 dolar. Avrupa ortalaması ise 1200 dolardan fazla!..

     Bu ülkenin gençleri Avrupa'nın iyi eğitim görmüş modern teknoloji ve taktikleri ile mücehhez gençleriyle nasıl yarışacak? Hüzüne, endişeye kapılmamak elde değil. Bizi endişe ve dehşete düşürecek asıl konu budur. Yetiştirip geliştirdiğimiz bu gençlerden ancak üçte birine daha iyi bir eğitim verirken üçte ikisini kendi kaderi ile sokağa terk ediyoruz. Sekiz yıllık mecburi eğitime tabi tuttuğumuz gençler üç yıl sonra üniversite kapılarında bekleyenlerin arasına karışacak. ÖSS'ye başvuranlar iki milyonu bulacak. Yer ve kontenjan aynı olduğu için, bir buçuk milyon insanımız istediği eğitimi alamayacak. Bu durumu şöyle bir benzetme ile somutlaştırabiliriz. Tarlasına ekin eken, bakımını yapan, çapalayan, sulayan bir tarımcı, hasat sonu elde ettiği ürünün üçte birini aldıktan sonra geri kalanı tarlada bırakıyor. Sorulduğunda ''yerim yok'' diye cevap veriyor. Buna benzer olarak, üniversitelerde yer olmadığı için bir milyon genci dışarıda bırakıyoruz. Eleyip bir kenara attığımız bu gençlere, sınavda başarısız demeye kimsenin hakkı yok. Yükseköğretim kurumlarında yerimiz olmadığı için üniversite önlerine barajlar koyduk. Mevcut yer kadarını alıyor geri kalanları dışarıda bırakıyoruz.

     'İletişim çağının insanı, neyi isteyeceğini biliyor' Eskiden vatandaşlar, politikacılardan yol, köprü, baraj ve fabrika istiyorlardı. Bugün artık bu gibi altyapı tesisleri yerine, vatandaşlar yörelerine üniversite kurulmasını istiyorlar. Toplumdan gelen aşırı talep ve baskı üzerine son on yılda 44 yeni üniversite hizmete girdi. 73 üniversitede 900 bini örgün, 500 bini açıköğretim olmak üzere 1 milyon 1000 öğrencimiz var, aynı yaş grubunda bulunan 3.5 milyondan fazla insanımız bu eğitimin dışında kalıyor. Cumhuriyet kurulduğunda bir üniversitemiz vardı, şimdi 73 üniversitemiz var, demenin bir anlamı da yoruma açıktır. Asıl olan öğrenci sayısıdır. Yükseköğretim çağındaki nüfusun ne kadarını okutabiliyoruz. Okullaşma oranı ne kadar? Bu oran önemli, yükseköğretimde okullaşma oranı arttıkça ülkede sosyal ve ekonomik alanlarda da gelişmelerin meydana geldiği gözlenmiştir.

     'Kapılar açılmalı' Çağdaşlaşmak, ekonomik ve sosyal alanda gelişmemiz, dünya gençleri ile rekabet şansımızı arttırmak ve kısaca yenilip yok olmamak için yükseköğrenim çağındaki nüfusumuzun en az yüzde ellisine yükseköğretim kapılarını açık tutmalıyız. Kamu bütçesinden eğitime ayrılan paylar, OECD ortalamasının üstünde. Milli gelirle karşılaştırma yaptığımızda en alt sırayı alıyoruz. Bunun anlamı kayıt dışı ekonominin yükselişi ve vergi mükelleflerinin vermesi gereken vergiyi vermemelerindendir. Vergi mükellefleri hiçbir makam ve merciden korkmadan, çekinmeden kazançlarını düşük göstermektedirler. Birçok işyerinde işverenin kazancı, yanında çalıştırdığı, tezgâhtar veya sekreterden daha az olarak resmi kayıtlara işleniyor. Denetleyen yok, soran yok. Gerçek vergi cenneti Türkiye. Bütün bu olumsuzluklara karşın Türkiye'nin son on yıldaki kalkınma hızının ortalaması, yüzde 5.5'ten az değil, OECD ülkelerinde aynı değerler yüzde üç olduğu halde, bir türlü Avrupa'ya yetişemiyoruz. Ara giderek açılıyor. Son 24 yılda (1975-1999) OECD ülkelerinde ekonominin gidişatını açık bir şekilde ortaya koyan grafiği okurların incelemesine sunuyoruz. (ek 1) Kişi başına düşen reel gelir diğer OECD ülkelerinde yükselirken Türkiye'nin gelişme çizgisi, diğerlerinin karşısında yatay bir durumda kalıyor. Tabloya dikkatle baktığımızda Avrupa ile aramızdaki zenginlik farkının azalmadığı ve giderek artmakta olduğunu görüyoruz. Geçen hafta açıklanan resmi rakamlara göre 1999 yılında toplanan vergilerin yüzde 95'i devletin borç faizlerine gitmiş. 2000 yılının ilk altı ayındaki durum ise tam anlamıyla dehşet verici: Açıklamaya göre vergi geliri 12 katrilyon iken faiz ödemeleri 13 katrilyondan fazla. Bunun 12 katrilyonu iç borç faizi, 708 trilyonu dış borç faizlerinden oluşuyor. Beş katrilyonluk yatırım ile 9.2 katrilyonluk personel gideri ve diğer ödemeler var. Durum yeni borçlanmaların kaçınılmaz olduğunu gösteriyor. Bu kadar az olan ve sürekli açık veren bir bütçe ile vatandaşlarımızın eğitim talebine nasıl cevap verebiliriz. Bu bütçe ile eğitime olan talebin ancak üçte birine cevap verebiliyoruz. Ülkenin gelişmesinin önündeki en temel ve ciddi engel parasızlık Rektör seçimleri Bizde rektör seçimlerindeki sorun, özellikle bir oy alan adayın listeye alınması ile başladı ve çok eleştirildi. Yaklaşık 15 günlük bir çekişmeden sonra rektör tayinlerinin Cumhurbaşkanı'nca onaylanarak kapandığını sandığımız bugün, Samsun 19 Mayıs Üniversitesi'nin karıştığı, yaralananların ve tutuklamaların bulunduğu haberleri geldi.

     Değerli okuyucularımıza, rektörlük ve rektör seçimi konusunda, özet bilgi sunmanın zamanıdır. İlk önce ülkemizde rektörlerin seçim ile mi, yoksa atama ile mi göreve başladıklarını saptamamız gerekir. Devlet üniversitelerinde (53) seçim ve atamanın birlikte yapıldığı karma sistem geçerli. Adaylar seçimle saptandıktan sonra aldıkları oya bakılmaksızın aralarından birinin Cumhurbaşkanı'nca atanması 2547 sayılı YÖK yasası gereğidir. Başlangıçta durum böyle değildi. Avrupa'dan tam 500 yıl sonra modern ve çağdaş eğitime ancak geçen yüzyıl başlayabildik.

     İlk üniversitemiz 1933'te İstanbul Üniversitesi olarak kuruldu. Yasa gereği rektör, eğitim bakanının önerisi ile cumhurbaşkanınca müşterek kararname ile atanıyordu. (1934 tarihli yönetmelik) İkinci adım 1946'daki üniversite reformu ile atıldı.Üniversite sayısı ikiye çıkarıldı ve bağımsız hale getirildi. Rektör, profesörler kurulunca salt çoğunlukla dört yıl için seçilmeye başlandı. Artık politik bir hüviyeti olan bakan bu işe karışmıyordu. On dört yıl böyle gitti. 1960'ta yapılan askeri darbe ile durum yeniden değiştirildi. 115 sayılı yasayla rektörlerin salt çoğunluğu ile iki yıl için, seçilme usulü getirildi. Bakan bu işin dışında bırakıldı. Böylece üniversite özerk hale geldi. Kendi kendini yönetebilen bir kurum oldu. Çok değil, 10 yıl sonra ikinci bir askeri müdahale oldu. Bu kez yeniden bazı kısıtlamalar getirildi, özerklik daraltıldı.

     Son askeri yönetim (1980) ile üniversite özerkliği tamamen kaldırıldı. Üniversitelerin seçeceği adayın cumhurbaşkanınca onanması şartı getirildi. Yaklaşık on yıl sonra bir askeri müdahale olmadığı halde üniversiteyi adam etmek amacıyla yeniden rektör seçme usulleri değiştirildi. Böylece üniversiteler kontrol altına alındı. Vakıf üniversitelerinde (21) durum farklı. Mütevelli heyetin seçeceği bir adayın YÖK tarafından onanması yeterli. Müttevelli heyet çözümü Deneme sınama metodu ile en uygun yönetim biçimini bulmaya çalışıyoruz. Denediğimiz her metodun bir süre sonra sakat yönü ortaya çıkıyor. Bize zaman kaybettiren bu arayışlar yerine dünyada başarılı olmuş, klasikleşmiş bir yöntemi alıp kullanmanın en akıllıca yol olduğuna inanıyorum. Yirminci yüzyılda hayatı kolaylaştıran, yaşam kalitesini yükselten, insanları mutlu eden bütün icat ve keşiflerin hemen hepsi Amerika Birleşik Devletleri üniversiteleri ve bağımsız araştırma kurumları tarafından      bulunmuş, geliştirilmiş ve insanlığa armağan edilmiştir.

Elektrik, uçak, telefon, televizyon, sinema, bilgisayar, atom enerjisi gibi pek çok bilimsel ve teknik buluşların yanında uluslararası alanda yaygın olarak benimsenip kullanılan ticari kurallar, kurumların muhasebe defteri tutma sistemleri de Amerika buluşudur. Bütün dünyayı saran sinema filmleri ve internet ağları da Amerika'da doğup hızla dünyaya yayılmıştır. Artık hiçbir ülke Amerika dışında bağımsız olarak yeni yaşam biçimi ve metotları ortaya koyamıyor. Amerika bu gücü üniversiteleri ve araştırma kurumları ile elde etti. Amerika vatandaşlarının yüzde 80'den fazlası liseden sonra bir yükseköğrenim görüyor. Amerika üniversiteleri kuruluşundan itibaren birer ''mütevelli heyet'' tarafından yönetilmektedir. Mütevelli heyet üye sayısı yöre ve kurumuna bağlı olarak çok değişmektedir. Ortalama üyesi 20 kabul edilebilmekle beraber bu sayının 100'ü bulduğu üniversiteler vardır.

     Gruplaşma veya çatışmalara meydan vermemek için, üniversite yönetim kurulunda (mütevelli heyet) üniversite öğretim üyeleri görev alamazlar. Siyasi parti ve herhangi bir kuruluşun temsilcisi bulunmuyor. Mütevelli heyet üyeleri genellikle o eyaletin valisi tarafından teker teker seçilerek atanır. Görev süreleri 5 ile 10 yıl arasında oluyor. Değişimleri kademeli olarak yapılmaktadır. Üniversite mensubu olmayan mütevelli heyet üyeleri toplumda ileri gelen kişiler arasından akademik unvanlarının olup olmamasına bakılmadan seçilirler. Mütevelli heyet, üniversitenin bütçesini tanzim, kaynak temini ile üniversiteyi temsil ve yönetimini üstlenmiş durumdadır. Yönetme yetkisini rektör ve alt kuruluşlara bırakabilir. Rektörler, mütevelli heyetin devrettiği yetkileri kullanır ve verdiği görevleri yerine getirir. Eğitim politikasının tanzimi akademik ve idari personelin zati işleri, uzun vadeli gelişme programları, gelir kaynaklarının yönetimi mütevelli heyet adına rektörün görev ve sorumluluğundadır. Amerika genelinde temelde sistem olmakla beraber eyaletler arasında farklı uygulamalar da vardır. Merkezi hükümetin ve politikacıların üniversitelere müdahalesi yoktur.

     Dünya genelinde çok farklı üniversite yönetim biçimleri vardır. Avrupa'da giderek Amerika'da olduğu gibi, üniversite mensubu olmayan, kendi mesleklerindeki başarıları ile toplumda ileri gelen saygınlık kazanmış kişilerden oluşan mütevelli heyetlerce yönetim tercih edilmeye başlanmıştır. Amerika'da sayıları 1400'den fazla üniversite ile 6 binden fazla araştırma kurumunun meydana getirdiği yeniliğin fazlası Amerika sınırlarını aşarak bütün dünyaya yayılmaktadır. Amerika'nın çeşitli fonlarla yardımlarına ve verdiği parasal kredilere karşın 75 yıldan beri hedeflediğimiz çağdaş uygarlık düzeyine ulaşamadık. Bu fasit daireden kurtulmak için her işten önce eğitim sistemimizde köklü bir reform yapmanın zamanı artık gelmiştir. Tüm öğretim kurumları kalite ve kantite yönünden çağdaş değerlere uygun olarak yeniden yapılandırılmalıdır.

Kaynak 1: Türkiye'de ve Dünyada Yükseköğretim Bilim ve Teknoloji Prof. Dr. Kemal Gürüz - 1994 TÜSİAD Yayını Kaynak 2: Latif Mutlu: Türkiye'de ve Dünyada Yükseköğretim Ana Yayıncılık, 1997 İstanbul Bilgi Üniversitesi Kurucusu

27.08.2000
Cumhuriyet Gazetesi


(2) EĞİTİM HARCAMALARI KARŞILAŞTIRILMASI KAMU
 BinKamu
Ülkeler Öğrenci başına yılda $Kişi başına yılda $ nüfusta öğrenci sayısı eğitim harcaması milyar $
Almanya5.663 8902.77064
Fransa4.965 1.1082.66595
Ingiltere 4.564 7701.54348
Italya4.573 9212.18253
Türkiye172  1121.1126

Kaynak: Eğitimin Ekonomisi, Latif Mutlu, İstanbul 1999.
12.08.1999 Cumhuriyet Gaz.


(1) DÜNYADA YÜKSEKÖĞRETİMİNDE GELİŞMELER
Dünya ortalaması Okullaşma oranı %
1985 1995
Dünya Ortalaması 12.9 16.2
Türkiye Genel1121
Türkiye Açıköğretim8.612.2
Gelişmiş Ülkeler39.359.6
Kuzey Amerika61.284
Gelişmekte Olan Ülkeler6.58.8
Azgelişmiş Ülkeler2.53.2

Kaynak: Eğitimin Finansmanı, LATİF MUTLU 1999 YAYINI