II – İktisadi Kalkınmanın Temeli Bilgidir

geri dön

  • Latif Mutlu
  • İstanbul Bilgi Üniversitesi

(Kurucu ve Vakıf Başkanı)

80 yıl önce burada, bu güzel İzmir’de yapılan, birinci İzmir İktisat kongresinin bir amacı, Savaşın tahrip ettiği ülke ekonomisini durgunluktan çıkarmak ve ülkenin ekonomik kalkınmasına katkı sağlamaktı. Diğer bir amacı da Lozan’da Kapitülasyonların ve diğer imtiyazların devam etmesini isteyenlere, bunların devam etmeyeceği konusunda bir mesaj vermekti.
Gerçekten, Hedeflenen altyapılar büyük oranda gerçekleştirilmiş, sanayide ilerlemeler elde edilmiş, Kapitülasyonlar kaldırılmış, yabancılara verilen bütün imtiyazlar millileştirilmişti. 1946 dan sonra, Çoğulcu Temsili Demokratik Parlamenter Sisteme geçişle birlikte, bu kazanımlar önemini kaybetmiş ve Demokrat Partinin tek başına iktidara gelişinden sonra cumhuriyetin ilk yıllarında yapılan devrimler bir tarafa bırakılmış ve yeniden eskiye dönüş hızlanmaya başlamıştı.

1981’de yapılan İzmir ikinci İktisat Kongresinde, alınan ekonomik kararlar DPT tarafından 8 cilt olarak bastırılmış ve yayımlanmıştı. Kongrede Enflasyonun düşürülmesi öncelikli hedefler arasında olduğu halde, bir türlü düşmediği gibi daha da hızlanmıştı.

Üçüncü kez yine İzmir’de 1992 tarihinde toplanan kongrede, KİT’lerin özelleştirilmesi ve Bilgi Çağının İnsanının yetiştirilmesi için, eğitimde reform ve büyüme konuları üzerinde durulmuş ve kararlar alındığı halde; özelleştirme yapılamamış, beklenen eğitim reformu yapılmadığı, ekonomik gelişmeler olmadığı gibi eğitimde darboğazlar, ekonomide krizler meydana gelmişti.

Bugün dördüncü kez İzmir’de, Türkiye’nin ekonomik sorunlarını görüşmek üzere toplanan iktisat kongresinde, saygı değer katılımcıların, dünya konjonktüründe yükselme eğilimine girmiş bulunan ülkemizin kalkınmasına katkıları olacağı inancındayım. Çünkü bu kongrede Türkiye’nin gerçek sorunları aranıp bulunacak ve gerekli yerlere parmak basılacaktır.

Ülkemizin ileri gelen aydın ve liderlerinden bir kesimi Türkiye’yi büyük ve güçlü bir devlet olarak görmekte ve bunu övünç ve kıvançla tekrarlamaktadırlar. Daha küçük bir kesimi de, henüz kalkınmamızı tamamlayamadığımızı, uluslararası kalkınma yarışında daima geri kalmakta olduğumuzu söylemektedir.

Bu incelememizde önce cumhuriyet döneminde, kalkınma için yaptığımız girişimleri ve aşamaları kısaca gözden geçireceğiz. Sonra, bugün içinde bulunduğumuz sosyal kültürel ve ekonomik durumumuzu, resmi belgelerle ortaya koyarak gözler önüne sereceğiz. Daha sonra geri kalmamıza neden olan bu olayların, ne zaman, nerede ve neden başladığını bulmak amacıyla tarih içinde seyrek adımlarla bir gezinti yapacağız. Bu tespitlerden sonra, ülkemizin kalkınma ve gelişmesi için alınacak önlemlerin neler olması gerektiğine, birlikte karar vereceğiz.

Toplumsal Kalkınma için neler yaptık.
İkibin beşyüz yıl önce Sokrates; “ Kendini Bil” demişti. Gerçekten biz kendimizi bilmezsek veya yanlış ve eksik tanımlarsak, dertlerimize nasıl çare buluruz.?
Birleşmiş Milletler her yıl yayınladığı raporlarda bizi “Gelişmekte olan ülkeler” arasında göstermektedir. DİE’nin yayınladığı yıllık istatistiklerde, son yılarda oluşan kriz dönemleri haricinde, yıldan yıla önemli gelişmeler elde ettiğimizi gösteriyor. Ortalama kalkınma hızımız yılda yüzde beşten aşağa değil.
Geniş bir açıdan bakmak için biraz daha gerilere, Cumhuriyet’in ilk yıllarından bugüne kadar yaptığımız çabalara bir göz atarsak durumu daha sağlıklı değerlendirebiliriz.
Cumhuriyet’in kuruluşu ile birlikte başlayan, kalkınma ve ekonomik gelişme ile ilgili programlar, bizi İslam ülkeleri arasında öncü ve örnek bir ülke durumuna yükseltti. Bugün 56 İslam ülkesinin oluşturduğu, İslam Kalkınma konferansına dahil ülkeler arasında Türkiye, en hızlı gelişen, güçlü ve büyük ekonomisi ile, lider durumunda bulunmaktadır. Yönümüzü batıya döndürüp aynı karşılaştırmayı Avrupa ile yaptığımızda, çok gerilerde kaldığımızı üç yüz yıldan beri batılılaşmak için sarf ettiğimiz gayretlerin yerine ulaşmadığını görüyoruz. Daha dikkatle baktığımızda Avrupa ile aramızdaki, gelişmişlik farkının oluşturduğu mesafenin kapanmadığını, giderek açılmakta olduğuna tanık oluyoruz.
Cumhuriyet döneminde, 80 yılda elde ettiğimiz gelişmelerle öğünsek bile, kalkınma ve yarışına birlikte başladığımız, Rusya, Finlandiya, Kore ve Japonya’nın elde ettiği gelişmelerin uzağında bulunduğumuzu unutmamalıyız.
Bugün terk etmeye çalıştığımız Devletçilik, başlangıçta kalkınmamızın lokomotifi olmuştu.
Yakın tarihimize baktığımızda , devletin ekonomiye doğrudan girmesi 1934-1938 yılları arasında uygulanan birinci beş yıllık sanayi planı ile başlamıştır. Bu plan döneminde öncelikle yabancıların elinde bulunan, demiryolları, Tramvay, Tünel, Kömür, Telefon, Piyango idaresi millileştirilmişti. Toprak reformu yapılmış, Tarım teşvik edilmiş yerli malların kullanımı ve üretimi teşvik edilmişti. Bu Plan döneminde sanayi üretiminde, dünya üretiminin yüzde 0.14 ünden, yüzde 0.23 üne çıkan önemli bir yükselme sağlanmıştı. Aynı dönemde dünya ekonomisi 1929 krizi ile sarsılırken yalnız Rusya ve Japonya daha hızlı bir sanayi gelişmesi sağladıklarını bildirmişlerdi.

Birinci Beş Yıllık Sanayi planının başarılı olması ve amacına ulaşması üzerine 1938 de ikinci beş yıllık Sanayi Planı uygulanmaya konuldu ise de, II. cihan savaşı başladığı için plan terk edilerek savaş ekonomisine geçilmişti. 1947’de hazırlanan kalkınma planı 1948-1952 yıllarında uygulanmıştı. Bu plan döneminde karayollarına ağırlık verilmiş ve özel sektör desteklenmişti.
Savaştan sonra genç Türkiye Cumhuriyetinin ekonomik kalkınmasına yön vermek için, dünyaca ünlü kalkınma uzmanları yurdumuza gelip inceleme yapmışlardı. 1946 da gelen Thornburg ve ekibinin verdiği rapor üzerine CHP devletçiliğe resmen son vermişti. Raporun diğer ilginç yönü de Türkiye’nin traktöre ihtiyacı olmadığını vurguluyordu. Demokrat Parti döneminde gelen diğer kalkınma uzmanlarından bazıları şunlardı; Profesör Thinbergen, Dr. Kopman, Cheney ve Baker’i sayabiliriz. Bu uzmanların ve diğerlerinin, OECD’nin yol göstermeleri ve önerdikleri kalkınma raporlarının hiçbirisi beklenen sonucu vermemişti.
1948 yılında ABD ile imzalanan “Ekonomik İşbirliği Anlaşması” üzerine, Marshall planı çerçevesinde Amerika’nın ekonomik yardımı başlamış ve fakat aynı yardımdan yararlanan Avrupa ülkelerinin elde ettikleri gelişmeyi sağlayamamıştık.

Demokrat Partinin 1950 deki tek başına iktidarı döneminde, sanayi ve tarım politikalarında önemli atılımlar yapılmıştır. Yabancı sermaye teşvik edilmiş, para arzının artırılması ve krediler sayesinde hızlı bir gelişmeler elde edilmişti.
1954 den sonra plansız yatırımlar nedeni ile artan ithalatın finansmanı için döviz rezervlerinin kullanılması yeni sorunların ortaya çıkmasına yol açmış ve gelişme yavaşlamıştı. Hızlı artış gösteren fiyatları durdurmak amacıyla 1956 yılında, Milli Koruma Kanununun yeniden yürürlüğe konulması enflasyonun yükselmesine ve huzursuzluğun artmasına yol açmıştı.
Ağırlaşan ekonomik şartlar ve buhranlar karşısında çareyi sıkı para politikasında ve yeni bir takım önlemler almasında arayan hükümet 27 Mayıs 1960 da askeri darbe ile karşılaştı.

Yeni ihtilal hükümeti 5 Eylül 1960 da Başbakanlığa bağlı olarak çalışacak olan, Devlet Planlama Teşkilatını kurmuş bulunuyordu.
DPT kurulduktan 10 ay sonra 5 temmuz 1961 günü “Plan Hedefi ile Bu Hedefe Ulaşabilmek İçin Kalkınma Stratejisinin Ana Hatları” kararnamesi yayımlanarak yürürlüğe konulmuştu. Bununla 15 yıllık bir perspektif işinde 5’er yıllık dönemleri kavramak üzere kalkınma planları hazırlanacak ve bir çerçeve içinde planlar her yıl gözden geçirilecektir, deniyordu.
Bundan tam 40 yıl önce 1963’de yürürlüğe konulan, Birinci Kalkınma Planından sonra yayımlan kalkınma planlarının hiçbirisi bizi, hedeflediğimiz Avrupa düzeyinde bir yaşama yaklaştıramadı. Ortalama kalkınma hızımız yüzde beş olsa bile Avrupa ile aramızdaki gelişmişlik farkı kapanmıyor, zaman içinde giderek daha açılıyor. (ek tablo 1)

Dünya Karşısında Türkiye’nin Gücü
2. Cıhan Savaşı sırasında, uluslararası bir geziye çıkan ABD Başkan Yardımcısı Wandell Wilky ülkemize de uğramıştı. Gezi notlarını “Tek Bir Dünya” başlığı ile yayımlamıştı. Türkiye ile ilgili bölümde ilk olarak şu cümle göze çarpıyordu:
Türkiye’yi Güçlü Bulduk”. Ardından devamla: “Komşularına Göre Güçlü Bulduk” diyordu. İlerşeyen bölümde, bugün hala geçerliğini koruyan veciz bir saptaması görülüyor:
Çok Nazik, Dışişleri Bakanı Bay Numan Menemencioğlu bizi akşam, Atatürk Orman Çiftliğinde yemeğe davet etmişti. Yemekte: Amerikan müzüğü dinliyor, İngiliz viskysi içiyor, Rus havyarı yiyorduk” deniliyordu
Bunu okuduğumda henüz yirmi yaşında değildim. Atatürk’le birlikte kutladığımız Cumhuriyet’in onuncu yılının heyecanı başımızı döndürmeye devam ediyordu.
Türk topraklarında; Amerikan müziği, İngiliz viskisi, Rus havyarı!... Benim gibi o kitabı okuyanlar, ülkemizi, ekonomik ve kültürel işgâle uğramış sanıyor ve bunun zamanla giderileceğine inanıyorduk.
Çünkü Türkiye doğal zenginlikleri ve güzellikleri çok büyük ve önemli bir konumda bulunuyor. Dünya coğrafyasına bakıldığında Türkiye, ılıman kuşakta ve dünya haritasının tam orta yerinde olduğu görülüyor. Üç tarafı içi balıklarla dolu denizlerle çevrili. Verimli toprakları, billur ırmakları, buzdan kaynakları var. Yer altı maden kaynakları dünyayı kıskandıracak kadar bol ve zengin. Doğal demir yatakları yanında, dünyada zenginlikte ikinci olan Krom yatakları var. Krom gibi stratejik ve ender bulunan BOR mineralının dünyadaki en büyük yatakları Türkiye’de Eskişehir, Balıkesir yöresinde.
Cam sanayinin ana tüketim malı olan soda, yurdumuzda doğal olarak yer altında, Arupa ve Asya’ya 200 yıl yetecek büyüklükte bulunuyor.
Ağır sanayinin vazgeçilmez madeni Wolfram ve yine yer yüzünde ender bulunan Molibden minerali Uludağ’ın tepesinde ve arka eteklerinde hazır, işletilmeyi bekliyor. Ülkemizin yüzde 26’sı zarif ve güzel ormanlarla kaplı.
Turistik plajları, yaylaları, ruha huzur veren dağların estetik güzelliğini yabancılar bile fark ettiler.
Dünyada mevcut antik tarihi eserlerin yarısından çoğu ülkemizde keşfedilmeyi bekliyor.
Maddi varlığı para ile ölçülemeyeek kadar büyük olan Türkiye’nin bir yıllık kazancı nasıl oluyor da, 200 milyar dolardan daha az olabiliyor? Bunu ancak, Gayri Safi Milli Hasıla’nın, ülkenin maddi varlıklarının zenginliği ile değil, o topraklar üzerinde yaşayan insanların bilgi ve becerilerine bağlı olduğunu söyleyerek açıklayabiliriz.
Bir kısmına işaret ettiğimiz bu güzellik ve zenginliği ile Türkiye dünya’nın neresinde: Türkiye, Avrupa, Asya ve Afrika’nın birleştiği kültür ve ticaret yolları üzerinde batı kültürü ile doğu kültürünün birleştiği yerde.
Haritadaki Türkiye’yi bir gemiye benzetirsek; Doğu’ya giden bir gemi görünümünde, ama içinde batıya doğru koşan insanların bulunduğu bir gemi. Wandel Wilky’nin ziyaretinin üzerinden geçen 60 yıl sonra bu gün yerli mallar konusunda iyileşme olmadığı gibi tersine bir gelişme var. Yerli mallar azalıyor, yabancı mallar çoğalıyor. Eskiden bizdeki çingenelerin yaptığı kamış ve söğüt dalı sepetler bile Çin’den, uzakdoğu ülkelerinden geliyor.
İstanbul’daki büyük süpermarketleri ziyaret ettiğinizde yabancı menşeli ürünlerin çoğaldığını hemen fark edersiniz.
Dün ziyaret ettiğim Migros mağazalarında, bütün kaliteli malların etiketlerinin “İthal Malı” damgasını taşıdığını gördüm. Çiçek saksıları Vietnam’dan, toprağı Almanya, tohumu Hollanda’dan. Bahçe için çapa, kazma kürek, el arabası, cerden çöpten sepetler Çin’den paspaslar ABD’den.
Burayı bırakıp üst kata çıktığımda giyim eşyalarında da ağırlık “İthal Malı” etiketlerini damgalı idi. Köşedeki kitapçıya giderek, dert yandım: “Migrostaki “İthal Malları” görmekten yoruldum. Bari buradaki Türkçe kitaplarınızı görerek kendime geleyim” dedim.
Kitapçı: “Buradaki kitapların yüzde 90’nı tercüme, ‘Best Seller’ olarak tercüme edilenleri okunmaya değmez kadar basit ve değersiz, amma insanlarımız para verip alıyor”; diye dert yanmaya başlayınca hiç bir şeyin iyiye gitmediğini yaşayarak görür duruma geldiğimi fark ettim.
Dünya istatistikleri de üretimde zayıfladığımızı, kalkınma yarışında diğer ülkelerden geri kalkmakta olduğumuzu gösteriyor. 1950’lerde Kore, Finlandiya ve Japonya ile, ekonomik olarak aynı düzeyde olduğumuz halde bugün aramızda uçurumlar oluşmuştur.

Neden Kalkınamıyoruz.
Çünkü kalkınma için gerekli olan, çağdaş, girişimci, gelişmeye açık kadrolar yetiştiremedik. Yapılan bütün çalışmalara ve gayretlere rağmen mevcut eğitim sistemimiz kendisinden bekleneni verememektedir.
Ülkemizin sosyal ve ekonomik gelişmesinin önündeki engellerin başında “cehalet” ve ona bağlı olarak ikinci derece “enflasyon” gelmekedir.
Kalkınmaya engel gibi görünen pek çok olay ve problem ve olguların hepsi, cehalet ve onunla işbirliği içinde olan enflasyondan kaynaklanmaktadır.
Bu görüşten hareketle cehalet ve enflasyon üzerinde duracağız. Birbirini tetikleyen bu iki olgunun ortaya çıkardığı olumsuzlukları göreceğiz.
Cumhuriyet’in ilk yıllardında, harf inkilabından sonra, Latin alfabesi ile okur yazar olmayanlara cahil deniyordu. Günümüzde büyük bir devrim olarak ortaya çıkan “Digital okuryazarlık” hayatın her alanını kaplamaya başladı. Bu nedenle, bilgisayar, ve diğer elektronik iletişim cihazlarını kullanmayanları da, “cahil” olarak tanımlıyoruz.
Cehaletin yok edildiği en yaygın kurumsal yerlerin okullar olduklarını dikkate alarak, ülkemizin geçmişten bugüne kadar eğitimin gelişme seyrine, hızlı bir şekilde göz atacağız. Bu amaçla önce DPT’nin eğitimin, kalkınmamızla ilgili saptamalarını ve yorumlarını dikkate alacağız. Daha sonra DİE’nin eğitim, cehalet ve kalkınma ilgili saptamalarını göreceğiz.
Cehalet ve enflasyonun doğup büyüydüğü ve yayıldığı yeri, yani yuvasını bulup ortaya çıkarmak ve değerlendirmek üzere tarihte çok seyrek adımlarla bir gezinti yapacağız.

DPT’nin Görüşleri
Türkiye’nin kalkınması ve eğitim konusunda, DPT’nin çok değerli ve ibret verici saptamaları ve raporları arasından bir kaçını örnek olarak buraya alıyoruz.
Beşer yıllık Kalkınma Planlarının eğitimle ilgili bölümlerinde genel olarak; “Geçen plan döneminde eğitim alanında planlanan hedeflere ulaşılamadığı kaydedilerek, yeni ve daha büyük hedefler ortaya konarak bu dönem, planlanan hedefe ulaşılacağı vurgulanmaktadır.
VII. Kalkınma Planı; Eğitim Reformu;
“Nüfusun eğitim düzeyinin yetersizliği devam etmektedir.
Eğitimde sağlanan sayısal gelişmelere rağmen, nüfus artışı ve iç göçler nedeniyla
Tüm kademelerde eğitime ayrılan kaynakların yetersizliği,
Gelişmeleri sınırlandırmaktadır.”
Ekonominin insan gücü ihtiyaçlarına uygun hale getirilmesi çalışmalarında,
Amaçlanan düzeye ulaşılamamıştır.”
Gerçekten, DİE verileri bu durumu doğrulamaktadır. İnsani gelişmenin olabilmesi için her şeyden önce, kadınların eğitilmiş ve temel sağlık ve yaşam bilgilerini almış olması gerekir. Son nüfus sayımına göre, çocuklarımızın analarının yüzde 96 sı ilköğrenimden daha ileri bir eğitim görememiş, Lise mezunlarının oranı yüzde 3, yükseköğrenim görenler ise yüzde birden fazla değildir.

VIII. Beş yıllık Kalkınma Planına göre; “Mevcut eğitim sistemi bireylere yaratıcı ve eleştirici düşünceyi, üretmeyi, yargılamayı, sorgulamayı, yeterince geliştirmekten uzak, öğrenmeyi öğretmeyen, insanları ne hayata ve nede bir mesleğe hazırlayabilen, kitaba dayalı, ezberci ve duruk bir yapı arz etmektedir. Mevcut sistem, insanlarda sağlam bir kişiliğin ve girişimciliğin oluşmasına katkı sağlama yeteneğinden yoksun, geleceğin toplumunun gereksinimlerini dikkate almadan, dünyadaki gelişmeleri çok gerilerden izleyen bir sistem olarak varlığını sürdürmektedir.
Artık Türkiye’de herkes kabul etmektedir ki, özellikle mesleki eğitime, gereken önem verilmeden, ekonomik gelişmenin sağlanması mümkün değildir”.
“Toplam işgücünün yüzde 78’inin, istihdamın da 79’nun ortaokul ve daha alt seviyede
Eğitim düzeyine sahip olanlarla, okuma yazma bilmeyen kişilerden oluştuğu bir ülkenin uluslararası pazarlarda rekabet etmesi son derece güçtür.”
DPT’nin bu veciz saptamalarına açıklama getirmeye veya ilave yapmaya gerek kalmadan Avrupa’dan geri kalmamızın nedenlerini aydınlık bir şekilde ortaya koymaktadır.

Birleşmiş Milletlerin Raporları
Birleşmiş Milletler uzmanları ulusların gelişme derecelerini saptarken, önceleri, kişi başına düşen GSMH’yi ölçüt olarak alıyorlardı. Son yıllarda insani gelişmişlik için, diğer yaşam koşulları ve gelişmeye doğrudan etkisi olan, eğitim düzeyini de dikkate almaya başlamışlardır. Diğer sağlıklı yaşam koşullarını da içeren üç temel kriter belirlerlenmiştir.
a) Ömür : Doğuşta beklenen yaşam süresi,
b) Zenginlik: Kişi başına düşen GSMH,
c) Bilgi : Her kademde okullaşma oranı.
Bu üç etkenden: Bilgi, yani okullaşma oranı diğer iki faktörün de yaratıcısı olduğu unutulmamalıdır. Sağlıklı ve uzun yaşam, bilgi ile elde edildiği gibi, ticaret, mal ve hizmet üreterek zenginlik elde etmekte, bilgili olmakla mümkündür.
Uluslararası bir karşılaştırmada, gelişmişlik dereceleri ile okullaşma oranları arasında bir korelasyon (Bağlaşım) olduğu görülüyor. Mevcut dünya devletlerinin İnsani gelişmişlik, ve kişi başına reel GSMH, okullaşma oranın bir fonksıyonu olarak değişmektedirler. (Tablo 2)

İnsani Gelişmişlik Düzeyimiz Düşük
Bu ölçütlere göre yapılan değerlendirmede ülkemiz diğer dünya ülkeleri karşısında gerileme sürecine girmiş gibi görünüyor.
Son on yılda, insani gelişmik sıralamasındaki yerimiz 69’dan 96’ya düştüğü, temmuz 2003’de yayınlanan İnsani gelişmişlik raporlarında açıkça görülüyor.
1975’den 2001’e kadar yapılan karşılaştırmada belli başlı OECD ülkeleri (19 ülke) arasında en az gelişen olarak, Türkiye en alt sırada yer alıyor. (Tablo 3)

Vergi Gelirlerimiz Yetersiz
Kalkınmanın en önemli şartlarından biri olan kamusal yatırımın yapılabilmesi için gerekli olan vergi tahsilatı bakımından Türkiye, OECD ülkeleri arasında zayıf durumda kalmaktadır. 1965’den 1999 yılına kadar yapılan bir karşılaştırmada OECD ülkeleri arasında vergi gelirleri artış hızının, en az ABD, en çok Japonya’da olduğu görülüyor. Türkiye’nin vergi gelirlerinin artış hızı, orta sıralarda yer almakla birlikte, kişi başına düşen vergi miktarında büyük farkla, yılda 878$ ile, en alt sırada yer almaktadır.
Kalkınmada hedef aldığımız OECD ülkelerinin 1999 yılında ortalama vergi gelirleri, 10.000 doların üzerinde iken, bizim 1000$ bulmayan kişi başına vergi geliri ile hedefimize ulaşmamız olası görülmüyor. (Tablo 4)
Bu tablolar uluslararası kalkınma yaarışında geri kalmakta olduğumuzu açıkca ve yorum yapmaya gerek kalmadan gösteriyor.
DİE verileri de ülkemizin Avrupa karşısında yavaş kalkındığını, AB’nin hızlı kalkınması nedeniyle, aramızın açıldığını, geri kalmışlığımızın giderek artmakta olduğunu gösermektedir.
Mevcut bilgiler arasından seçip aldığımız bu küçük bilgi, geri kalmışlığımızın bir belgesi olduğu kadar, eğitimin ne kadar düşük olduğunu göstermektedir.
DİE’nin 2001 yılında yayımladığı istatistik yıllığında, 68. sayfada çocuklarımızın analarının eğitim durumu verilmektedir: Elli milyon çocuğun annelerinin eğitim durumu şöyledir:

12.336.915 Annenin Eğitim Durumu Yüzde
Okuma yazma bilmeyen : 43
Bir okul bitirmeyen : 8
İlkokul ve İlköğretim : 45
Lise ve Dengi Meslek okulu: 3
Yüksek Öğretim : __1
Toplam 100
Bu eğitim düzeyi ile, erdemli, kurallara uyan, öğrenmeye hazır, sağlıklı çocukların yetiştirilmeyeceği açıkça görülüyor. Bu cehalet çemberi ancak eğitimle çözülür.

Türkiye’de öğrenim durumuna göre işgücü (12 yaş ve daha yukarısı kurumsal olmayan nüfus)
(1000 kişi) İş Gücüne
İstihdam Katılma İşsizlik
Nüfus İşgücü _Edilen_ Oranı %_ Oranı %
Genel 47195 22360 20815 47.14 6.9
Cahil* 7291 2057 2010 28.2 2.3
Diplomasız** 2067 278 746 37.6 4.1
İlkokul 25012 12431 11766 49.7 5.3
Orta ve Lise 8938 4205 3697 47.0 12.1
Meslek Lisesi 1893 1265 1073 66.8 15.2
Yüksek 1994 1624 1523 81.4 6.2
En zor iş bulanlar Lise ve Orta okul mezunları ile Meslek Lisesi mezunları. Üniversite mezunları en yüksek derecede istihdam ediliyorlar.
İşsizliğin azalması, sanayinin gelişmesi için Liseden sonrası için meslek yüksekokulların açılması ve üniversitelerin yaygınlaştırılmesi gerekiyor.
Madenlerimizi İşletemiyoruz
Kalkınmasını tamamlayamamış ülkelerde olduğu gibi, ülkemizde de madenleri ham olarak ihraç edilmektedir.
Ülkemizin maden yatakları rezerv, kalite ve çeşitlilik bakımından oldukça zengindir. Madenlerin işletilmesi, ara ve Nihai üreme çevrilmesi bilgi, beceri ve deneyimle mümkün olur. Maden ve Metallurji fakültelerimizde yeterli bilgi mevcuttur. Bulunmayan girişimcilik ve organizasyon yeteneğidir.
Ekonomik değeri yüksek iki madene işaret etmek istiyoruz. Bor, krom ve madenleri.
Bor madenleri; kolemanit, ülkesit ve tinkal. Bunlar topraktan kepçe ile kazılıp nakil araçlarına yüklenip ihraç edildikleri gibi, ayıklanıp, yıkanıp konsantre olarak da gönderilmektedir. Ham olarak satın alan uluslararası şirketler, dünyanın bir çok yerindeki fabrikalarda işleyerek pazarlamakta ve hatta bizede satmaktadırlar.
Dünyadaki bor yataklarının yüzde 60-70’si bizde bulunuyor. İhracatta, “Eğitim Reformu” için belli bir oranda “Fon” koyduğumuzda dış alıcılar Türkiye’de tesis kurma yoluna gideceklerdir. Yerli sanayicilerde aynı dalda üretim yapacaklarından ülkemizde “Bor Kimyasalları” sanayi gelişmeye başlayacaktır.
Arap-İsrail savaşında, petrol üreticileri; petrolu silah olarak kullanacağız diyerek, varil fiyatını 2 dolardan 30 dolara çıkardıkları gibi, bizde “Eğitim Reformu” için gerekli parayı sağlamak amacıyla bu fonu koymaya mecbur olduğumuzu düşünebiliriz.
Krom: 150 yıldan beri Kromu topraktan çıktığı gibi ham olarak ihraç ediyoruz. Basit bir işleme tutarak eritip “Ferro Krom” üretmek üzere kurduğumuz iki fabrika çalıştırılmıyor!...
Elazığ Fabrikası özelleştirileceği gerekcesi ile üç yıldan beri çalıştırılmıyor. 896 personelin ücreti muntazam ödeniyor. Tesisin Ferro krom üretim kapasitesi yılda 150.000 ton dır. Paslanmaz çelik ve saçların ana maddesidir.
Krom veya Ferro krom olarak ihraç ettiğimiz, ham ve yarı amamül maddeler, yüksek katma değer kazanarak dünyaya satılıyor. 5000 tonu da Türkiye’ye geliyor. Krom yatakları bulunmayan Avrupa’da, Polonya ve diğerleri bizden aldıkları ham madeni, nihai ürün haline getirdikten sonra mamul mal olarak bize satmaktadırlar. Üç yıldan beri özelleştirmeyi bekleyen Ferro krom tesislerine alıcı çıkmıyor. Bu değerli ve alternatifi olmayan “krom” tesislerinin işletilmesi ve ülke yararına yönlendirilmesi için şöyle bir proje geliştirebiliriz:
Maden ve Metallurji Fakülteleri bulunan teknik üniversitelerimizden birine Antalya Ferro krom tesislerini, diğer birine de Elazığ Ferro krom tesislerini işletmek üzere, teslim etmemiz halinde, en önce bunların süre gelen zararları durdurulmuş ve işletme kârâ geçirilerek diğerlerine iyi ir örnek olur.
Birikmiş borçları ve işçi alacaklarını Eti Holding kendi üzerine alarak, tesisleri borçsuz ve personelsiz olarak, üretime başlamak üzere üniversiteye teslim etmeli. Bu iki tesisin bilim ve teknoloji üreten üniversitelerimiz tarafından çalıştırılması ülkemize ve bilime çok şey kazandıracak, iş başında öğrenim gören maden ve metallurji mühendisleri çok daha iyi yetişmiş olacaktır.

Tarımın Verimsizliği Kalkınmamızı Engelliyor.
Ülkemizin geri kalmışlığı konusu incelenirken, GSMH’nin yüzde 15’in sağlayan tarım kesimine bir göz atmamız gerekiyor. Tarımda bilgisizlikten kakaynaklanan bir verim düşüklüğü var. İş gücümüzün yarısına yakın, (on milyon) çalışanı olan bu kesimin, Milli gelire katkısı yüzde 15’de kalıyor. Tarımda çalışan bir kişinin ekonomiye katkısı 2000 doları geçmezken, bu değer AB 20.000 dolardan fazla. Örnek olarak: Fransa’da tarımda çalışan bir kişinin ekonomiye katkısının 38.000 dolar olduğunu gösterebiliriz.
Bu çok büyük ve korkutucu farkın asıl nedeni “Bilgisizlik” tir.
AB ülkeleri ile yaptığımız karşılaştırmada; Türkiye’deki ziraat fakültelerinden bir yılda mezun olan yeni mühendislerin, tarımda çalışanlara oranı AB ülkelerinden daha düşük.

Mezun olan her yeni ziraat mühendisine karşı, varolan çiftçi sayıları:
Türkiye Yunanistan İtalya İspanya Hollanda Belçika Portekiz Danimarka İrlanda
1842 767 446 591 90 65 511 116 314

Birleşmiş Milletler, FAO yayınlarından hesaplayarak çıkardığımız bu tablo, bizde ziraat mühendislerin tarımda çalışanlara oranla, az olduğunu gösteriyor. Geleneksel bilgilerle, örf adete göre bağlı olarak yapılan tarım, elbette ki verimsiz olacaktır. Ziraat mühendislerinin etkili ve yararlı olabilmesi için, ara eleman olarak ziraat teknisyeni gereklidir.
Tarım Bakanlığına bağlı 10 adet tarım meslek lisesinde 1000 öğrenci eğitim görmektedir. Bu sembolik bir eğitimden öteye gitmiyor, on milyondan fazla tarımda çalışanı bulunan, Türkiye için.
Tarım meslek yüksekokulları nicelik ve nitelik bakımından tarımsal verimi yükseltmekten uzaktır. Tarımda verimin AB’den hatta dünya ortalamasından düşük olduğunu iki örnekle gösterebiliriz:

Hektar basına verim kg.:
Buğday Tütün
AB Ülkeleri 5600 2351
Dünya 2700 1538
Türkiye 2000 962
Türkiye’de 9,5 milyon hektar araziye buğday ekilmektedir. Yıllardan beri verim, hektar başına 2 tonu geçmemektedir.
İyi yetişmiş uzman personelin nezaretinde buğday verimini dünya ortalamasının üzerinde, hektar başına 4 tona çıkardığımızda, buğday ithal eden ülke olmaktan çıkıp buğday ihraç eden ülke olabiliriz. Verim artışıyla yılda bir milyon dolardan fazla gelir edilecektir.
Ziraat mühendisleri ve teknisyenleri belirlenecek bir amaca göre, belli ürün ve belli konunun uzmanı olarak yetiştirilmeleri gerekir. Örneğin, buğdayda verimi artırmak amacıyla buğday uzmanı elemanların yetiştirilmesi hedef alınmalı.
Bugünkü bütçemiz düşünülen, bu tarım okullarının kurulmasına kurmamıza el vermiyor. Sonuç bölümünde Eğitim Reformu için kaynak sağlama konusunu incelerken yeni okulların kurulması için gerekli kaynakların temin yollarına işaret edilecektir.


Tarihin Tanıklığı

16. yy Türk imparatorluğunun en parlak dönemiydi. Coğrafi sınılarının uzandığı, Avrupa, Asya ve Afrika’da 21 ayrı ırktan ve 21 ayrı hükümeti bünyesinde bulunduruyordu. Türkler Bizans önlerine geldiklerinde arkalarında bin yıllık bir devlet eneyimi vardı. Kurdukları devlet üç yüz yıl boyunca sürekli gelişti, büyüdü ve yayıldı.
16. yüz yıl başlarında Kanuni Sultan Süleyman dönemine gelindiğinde, ülkenin coğrafi sınırları, kuzeyde Rusya batıda Habsburg imparatorluğu, doğuda Safevi devleti ile komşu durumuna gelmişti.
İmparatorluğun, mali ve iktisat sorunları çok fazla değildi. Askeri bakımdan dünyanın en güçlü devleti durumunda idi. Dünya da sözü geçerken, halkı huzur ve sükûn içinde yaşıyordu.
Genişleyen hudutlar ve gayri müslüm tebanın hukuk ihtiyacını dikkate alan Kanuni Sultan Süleyman evrensel nitelikte ilk kanunname hazırlattı.
Kanuni Sultan Süleyman’ın hazırlattığı ve “Mülteka-ul-Utber” (Denizlerin Kavşağı) adı verilen kanunnameler hiç değiştirilmeden, ilave yapılmadan üç yüz süreyle yürürlükte kalmıştır ADB kongre sarayında, yeryüzünde evrensel özellikte yasa koyucu olanların heykelleri bulunuyor. 70cm çapında beyaz mermere oyulmuş bu rölyefler Hamurabi, Hz. Musa, Solon, Napolyon ve Süleyman devam ediyor. Toplamı 23 adet. (ek foto)
Kanuni’n ölümü ve kudreli Sadrazam’ı Sokollu’nun öldürülmesinden sonra İmparatorluk birden duraklamaya başlamış ve ardından gerileme ve sonuçta çöküşe geçmişti.
Türk İmparatorluğu’nun toplum sal ve iktisadi düzeninin gerilemesi, tümüyle Osmanlı devletinin etki alanı dışında kalan gelişmelerin, özellikle de Batı Avrupa’da müthiş güçlü bir Atlantik Ekonomisi’nin kurulması sonucunda başladı (....) bu enflasyonist akış daha sonra içsel diğer nedenlerle birlikte imparatorluğun toplumsal ve iktisadi düzenini bozdu ve sonunda geri dönüşü olmayan süreçlere yol açtı. (Barkan Fiyat Devrei Mi? s.5.7) (2)
Bu yüzyılın ortalarına geldiğinde mali, sıkıntılar gderek sıklaşmaya başladı. Genişleme durdu.
Diğer taraftan, Avrupa’yı sarsan “fiyat artışları” İstanbul’da da etkili oluyordu. Savaşlar nedeni ile ganimet geliri azalan ve askeri harcamalar yüzünden, gideri çoğalan maliye bunalıma sürükleniyordu. İspanya’dan gelen Amerika gümüşü, önlenemez şekilde fiyatları artıyordu.
Para darlığına düşen yönetim çareyi paraların ayarını değiştirmede aradı. Altın ve gümüş paraların boyutlarını küçültmek veya eriterek içine bakır karıştırmayı düşündüler. Bu işleme o zamanki deyimle “Tagsiş” deniyordu. Aynı gerekçe ile Avrupa’lılarda aynı işlemi yapıyordu.
Bugün “Devaluasyon” dediğimiz paranın Tağsişi, 1566 da yapıldı. Böylece ek gelir elde edilerek artan fiyatlarla baş edileceği düşünülmüştü. Tağşisin sağladığı ferahlık çok uzun sürmedi.
Bir kaç yıl sonra fiyatlar yeniden hem de daha çok artmaya başladı. Devlet Enflasyon Canavarının ağına düşmüştü. Piyasada Akçe yerine, “Duka”, “Real”, “Esedi” gibi Avrupa paraları kullanılıyordu. Bu yabancı paralar, zaten bozuk olan “Akçe”yi geriletiyordu. İyice bunalan maliye “1584 tağşisi” diye anılan ünlü devalüasyon yapmaya mecbur kaldı.
Toplumu sarsan Enflasyon (pahalılık) ın yaptığı tahribat bütün kurumlarda göçleniyordu. Bozukluk, rüşvet, irtikap, dolandırıcılık, sahtecilik ve ayaklanmalarla belli oluyordu.
Enflasyon’un vurduğu en önemli kurum, Medreseler idi. Devletin yüksek öğrenim kurumu olan medreselerin bozulması yalnız başına bir felaket idi, Enflasyonla birleşince bizi bir daha terk etmeyen, günümüze kadar sürüp gelen karabulut oldular. Enflasyon ve fiyatların yükselişinin, imparatorluk döneminde ara vermeden devam ettiğini Prof. Dr. Şevket Paumuk’un, Osmanlı, Para Tarihi isimli eserinde izlemek olası. (5)
Fiyat ve paralardaki gümüş içeriğinin ilişkisi (Tablo 5) açıkça görülüyor.
Medreselerin bozularak işe yaramaz hale gelmesinin nedenlerini tarihçilerimiz şöyle özetlemektedirler:

  • Enflasyon
  • Dini taasup

Enflasyonun doğurduğu pahalılık yüzünden, toplum yararına, hayır için medrese kuranlar, düştükleri mali zorluklar nedeni ile, medreselere bağış yapamadılar ve sırf hayır yapmak için, yeni medreseler kurulmadı.
Hayır sahibi insanların yerini, Enflasyon nedeni ile ortaya çıkan yeni zenginler aldı. Yeni zenginler servetlerini korumak ve öteki dünyada iyi bir yer edinmek için medrese kuruyor ve o medreselerde sırf dinle ilgili ilimlerin okutulmasını istiyorlardı.
Enflasyonun medreseler üzerindeki baskısı şöyle oluşuyordu. Medresede ders veren (Müderrisler) bazı vergilerden muaf tutulmuşlardı. Pahalığın etkisinde kalan bazı nüfuzlu kişiler yakınlarını, çocuklarını, reşit olmasına bakılmaksızın, hatta okur yazar olmayanları, maaş alabilmesi için “müderris” olarak tayin ettiriyorlardı.
Ord. Prof. İsmail Hakkı uzunçarşılı, “Osmanlı Devletinin İlmiye Teşkilatı” isimli kitabında:
Medreseler kanuna aykırı olarak bir kısım ulema çocuklarına on beş yaşından evvel müderrislik yetkisi verilmesi, medreslerde düzenin bozulmasına, öğrencilerin para ve rüşvet ile belirli ilimleri görmeden, müderris olmaları ve bıhakken mezun olanların tayin edilmemeleri ve bu suretle müderris olanların orta derecede ehliyeti olmaması medreselerin bozulmasında önemli amil dir”.
Ayrıca bazı padişahlar saray mensuplarının etkisi ile, Hattı Humayün göndererek, uygun olmayan kişileri müderris ve kadı tayin etmeleri de bozulma nedeni idi”.
“Müderris vardıki ayda bir kez derse varmaz; nice varsın ki, okutacak talebe bulamaz, bulunsa da kendisi ders vermeğe kadir olamaz. (3)
Padişah hocalarının, Seyhülislamların oğulları ve diğer burokrat çocukları yeteneğe eğitime, bakılmaksızın sıra beklemeden müderris ve kadı olarak tayin edilirlerdi.

  • Dini duyguların etkisi

Başlangıçta Seyhülislam Efendi’nin fetvaları ile, medreselerde, düşünmeye yol açan felsefe, matematik, kelâm gibi aklı ilimler terk edilerek, bunların yerine tamamen nakli ilimlerin konmasına yol açılmıştı. Bu yol tanzimata kadar uhrevi ilimler yönünü ağırlaştırıp akli bilimlerden uzaklaşarak devam etmiştir.

Eğitim ve İktisadi Kalkınma

Batı Avrupa ülkeleri 16. yy’dan itibaren ulusların içinde bulunduğu sorunların iyi eğitim görmüş kişiler tarafından daha kolayca çözüme ulaştırdığına dikkat etmişlerdi. Bu olguyu ilk farkeden merkantilistler, iktisadi olaylarla eğitim arasında yakın bir ilişki bulunduğuna dikkat çekerek, sanayi ve ticari faaliyetlerinin etkinleştirilmesi için insanların beceri ve yeteneklerinin artırılması yolunda düşünceler geliştirmişlerdi.
Thomas Mun, son derece önemli olan devlet adamlarının, sanatkarların, tüccarların çiftcilerin çok dikkatli bir şekilde eğitilmesi gerektiğini ileri sürmektedir. Çünkü, önemli olmakla beraber, tüccarların asıl işi özel kazançlar sağlamak değil, fakat halkının emek ve hünerinden oluşan, ülkenin “sun’i servetinin” ihracatını artırarak, ülkesinin “doğal servetini” korumaktır.(4)
Uluslararası ticarette alıcısı bulunan mal ve hizmetlerinin üretilmesi için, elit zümre değil çok daha geniş kitlelerin okutulması ve meslek kazandırılmaları gerekir. Meslek ve iş eğitiminin yaygınlaşmadığı ülkelerde işsizlik, ülkenin baş sorunu olarak ortaya çıkmaktadır.
İktisat tarihine baktığımızda hemen her iktisat düşünürünün, eğitimin önemine işaret ettiğini, topluma yol gösterici öneriler sürdüklerini görüyoruz.
Büyük iktisatçı A. Marshall (1842-1924) eğitimin önemini belirtmiş, eğitim dışı kalan kalabalıkları “yetenek israfı” olarak netelemiştir. Ayrıca en değerli sermayenin insan varlığına yapılan yatırım olduğunu kabul ediyor.
Günümüzde teknolojinin getirdiği yenilikler ve basit işler için bile bir beceri gerektiğinden bütün dünyada eğitime büyük bir yönelim vardır.
Bugün yeryüzünde yaşayan ve çocuk sahibi olan her kesin, en yaygın ve müşterek amacı çocuğuna iyi bir eğitim vermekte birleşiyor. İster devlet başkanı ister bir bankacı veya sokaktaki adam olsun, hepsi çocuğuna iyi bir eğitim verme arzusunu kafasında taşımaktadır.
Gelişen sanayi ve teknoloji karşısında, lise temel eğitim durumuna düşmüş bulunmaktadır. Ülkemizde her lise mezunundan ancak biri yükseköğrenim görme şansına sahiptir. İleri ve kalkınmış ülkelerde lise mezunu vasıfsız işçi sayılmaktadır.
Türkiye’nin kalkınması, ancak lise mezunlarına yeteneklerine göre diledikleri dalda eğitim görme olanağı tanıdığımız zaman başlamış olacaktır. Yukarda temas ettiğimiz gibi bugünkü kalkınma hızımız, kalkınmış ülkelere göre negatif durum arzetmektedir.
Kalkınma için büyük emek, zaman ve para sarf eden ülkemiz de en çok ihtiyaç duyduğumuz “bilgidir”. İmparatorluk döneminde çağdaş eğitime batıdan 500 yıl gecikerek kavuştuğumuz halde kimse bu konuya temas etmez ve sık sık matbaanın 300 yıl geç geldiğinden yakınır.
Matbaa daha erken gelse ne olurdu. Basılacak eser ve okuyacak insan varmı idi ülkede. Yüzde 95’ı okumaz yazmazdı. Düşünme, sorma, araştırma yasaktı. Daha doğrusu okul denecek kurum bile yoktu.
Modern çağdaş görünümlü okullara Fransızların ağır ve yaptırıcı gücü olan, notası ile başlamıştı.
Bu açığı kapatmak için bizim batılılardan daha çok eğitim görmemiz gerekiyor. Eğitimin sağladığı çeşitli faydaları başlıca iki grup için de toplamak mümkündür.
Birincisi, eğitim görenin, elde edeeği parasal faydadır. Gerçekten bütün dünyada olduğu gibi ülkemizde de eğitim düzeyi yükseldikçe bireyin gelini de o derecede artmaktadır. (Tablo 6)
İkincisi; Bireyin daha geniş iş alanına uyum sağlaması ve buna bağlı olarak daha kolay işbulma olanağı. Eğitim düzeyi yükseldikçe bireyin toplum içindeki saygınlığı da artmaktadır.
Eğitimin bireysel yararının Türk toplumu tarafından fark edildiğinin bir göstergesi de üniversite önlerindeki yığılma ve 30 yıldan beri devletin eğitim talebine cevap veremez duruma gelmiş olduğunu gösterebiliriz.
Bugün yükseköğrenim görmek isteği ile ÖSS’ye başvuran 1.5 milyon gençten ancak 300 binine yer gösterilebiliyor. 1.2 milyon genç kendi kaderi ile başbaşa bırakılıyor. Ülkenin geleceği için çok önemli bir konu. Mutlaka çare kulmalıyız.
Eğitim aynı zamanda bir kamu görevidir. Ailenin yaptığı harcamalar yanında, devlette eğitim harcamaları yaparak ülkenin gelişmesine yol açar.
Bugün eğitime yapılan yatırımın karlılığı diğerleriyele karşılaştırılığında farklı değerler edilmekle beraber, eğitimin vazgeçilemezliği ağır basmaktadır. (7)
Eğitimin kamu getirisi sosyal alanda çeşitli metodlarla hesap edilmektedir. Teorik yollara girerek konuyu uzatmamamak için, eğitime yapılan yatırımın getirisi için iki örnek sunalım:

  • Dünya Bankası’nın Venezuela için yaptığı bir araştırmada, eğitim durumuna göre yıllık ortalama kazançları göstermektedir.


Yıllık Her Eğitim
Öğrenim Ortalama Öğrenim Yılının
Düzeyi Gelir Süresi Doğrudan
(Bolivar) Maliyeti (Bolivar)

Eğitimsiz 39.625 - -

İlköğretim 69.452 7 7.668

Ortaöğretim 106.337 5 12.170

Yükseköğretim 178.293 5 69.275

Bu tespitler dünyanın her yerinde geçerlidir. DİE’nin 1994 yılında yaptırdığı hane halkı gelir düzeyinin yayınlanan sonuçlarında aynı parallelik vardır. Eğitim düzeyi yükseldikçe bireysel. (Tablo 6)

Bu açıklamalardan çıkarılan en önemli sonuç, Türkiye için kalkınmanın en sağlam ve emin yolunun eğitime yatırım olduğunu.
Eğitime yapılan yatırımın geri dönüşünün vadesi uzun olduğu için seçim hükümetlerinin dikkatini çekmiyordu. Ama günümüzde eğitim talebine olan arzu çok şiddetlendiği için, günümüz hükümetlerinin öncelikleri arasına girmiş bulunuyor eğitim yatırımı 1997 seçimlerinde İngiltere İşçi Partisi’nin en önemli konusu Eğitimdi. Parti Başkanı Tony Blair seçim alanlarında şöyle diyordu; “Bizim üç hedefimiz var!...
Birincisi, Eğitim, ikincisi Eğitim ve üçüncüsü de yine Eğitim” diyordu. Başka bir konuşmada: “Gençlerimizin dünya ile yarışabilmeleri için iyi eğitilmeleri gerekiyor. Bu amaçla üniversiteleri yaygınlaştırmak zorundayız.

Yöneticilerin Bozulması
Medreselerin bozulmasının yönetim kadrolarının bozulmasına da neden olduğuna işaret etmiştik.
Tarihimizde etkisi 250 yıl süren başka bir olayı, eğitimle ilgili olduğu için buraya alıyoruz.
15 yaşında tahta oturan III. Mehmet, “kardeş katili” yasasına uyarak yaşayan 19 karadeşi ile hamile beş kadını aynı gün boğdurarak yok etmişti. (5)
Sarayda ve İstanbul’da büyük üzüntü yaratan bu olay üzerine toplanan Ulema “kardeş katili yasasını” görüşerek, bunun bir daha uygulanmamasına karar vermiştir.
İnsani duygularla verilen bu güzel kararın, uygulama biçimi ülke için yıkım ve felaket olmuştu.
Öldürülmeyen şehzadelerin durumu sorun yaratınca, Osmanlı sıyundan olan şehzadelerin canlarını korumak amacı ile, onların harem dairesindeki, Şimşinlik Kasrına kapatılmasına karar verilmiştir. Ayrıca kafes odası da denilen bu yere kapatılan şehzadeler, kimse ile görüştürülmeden tecrit ediliyordu. Anneleri ile sınırlı görüşme yapan çocuklar, Namaz sureleri ve çarpım cetvelinden ileriye bir bilgilere yoktu. Bu şehzadelerin konuldukları bu hapishaneden çıkmaları, tahtın boşalarak padişah olmaları beya ölmelerine bağlı idi.
Kafeste kalış süresi ortalama 23 yıl, en uzun kalış da 51 yıl idi. Bu gaflet, aynı zamanda fecaat iki buçuk yy. sürmüş 17 padişah bu yerden geçmişti. Bazılarının psikolojik sorunları vardı. Birisi de okmayı ve yazmayı öğrenmemişti.
III. Selim ve II. Mahmut’un kısa süreli de olsa dış alemle temaslarına göz yumulmuşve fakat darbe yapmalarından korkulduğu için tekrar kapatılmaışlardı. Bu nedenle her iki padişah tarihe reformcu olarak geçme şamını almışlardı.
Medreslerin yetesizliğinin toplumda yaptığı tahribata temas etmeye gerek yoktur.
Burada ülkemizi geri bıraktıran “olgu” lara değindik. Cehalet ve Enflasyon ikilisinin işbirliğinin günümüze kadar sürdüğüne işaret etmek yeterli olacaktır.

Bu kudretli imparatorluğun 16.yy sonlarına doğru birden duraklamaya başlaması nedeni olarak ileri sürülen nedenlerin hepsi temelde, b irlikte hareket eden iki olguya dayanmaktadır. Toplumun ekonomik, sosyal ve kültürel gelişmesini enelleyen ve diğer yıkıcı olayların ortaya çıkmasına neden olan bu iki olgu: “Enflasyon ve cehalettir”.
Enflasyonun bilimsel tanımı: Dolaşımdaki paranın, dolaşımdaki mal hacmine göre artmasından ileri gelen para şişkinliği ve buna bağlı olarak: para değerenin düşmesi ve fiyatların yükselmesidir. (Pahalılık)
Hükümetlerin bütçe açıklarını finanse etmede dört seçeneği vardır:

  • Para basmak (monetizasyon)
  • İş borçlanma
  • Dış borçlanma
  • Mevcut döviz rezervlerini kullanmak.

Para basılması, enflasyonu, iç borçlanma faiz oranlarının yükselmesine, dış borç almak, dış borç krizine, döviz krizlerine yol açabilmektedir.
1950’den sonra gelen hükümetler en sık olarak birinci yola tercih ederek para bastıkları için, fiyatlardaki artış süreklilik kazandığı halde bütçe açıkları kapatılamamıştır.
İmparatorluk döneminde, 16.yy henuz kağıt para kullanılmazken, değerli madenlere değersiz madenler karışırılarak dolanımdaki para miktarı artırılıyordu.
Altın ve gümüş paralara, bakır karıştırılarak ayarın düşürülmesş “Tağsiş” olarak anılıyordu.

SONUÇ:

Birleşmiş Milletler uzmanlarının kabul etiği insani gelişmişlik kriterlierine göre yapığımız değerlendirmede, Türkiye 1950’den bu yana, uluslararası kalkınma yarışında sürekli olarak geri kalmaktadır.
Son yıllarda meydana gelen krizler nedeni ile kuzey ve batıdaki komşularımız ve AB ile aramızdaki gelişmişlik farkı hızla büyümektedir.
Cumhuriyet’in kurulması ile başlayan sanayileşmede, Rusya ve Japonya haricinde iki diğer ülkelere göre, ülkemizde büyük gelişme elde edilmişti.
Cumhuriyet’ten önceki dönem savaş yenilgileri, hastalık ve kıtlıklar ile dolu koca imparatorluğu çöküntüye götüren karanlık yıllardı.
16. yüzyılın sonlarına doğru toplumumuzu kemirmeye başlayan iki hastalıkla karşı karşıya bulunuyoruz.
Birincisi, Avrupa’dan bize bulaşan, “Fiyat artışları” (Enflasyon) idi. İstanbul hükümetleri hızla yükselen fiyatlar yüzünden para darlığına düşünce yöneticiler çareyi paranın ayarını düşürmekte bulmuşlardı.
1584 de “Sikke Tagşişi” denilen bir operasyonla, Akçenin değeri yüzde 70 oranında düşürüldü. “1584 devalüasyonu” olarak anılan bu para operasyonu ile bir daha kurtulmamak üzere enflasyon canavaının tutsağı olarak zorlu günlere doğru gitmeye başladı.
Batı Avrupa’da önemli dönüşümlere yol açan fiyat artışları, İtalya’da 100, İngiltere’de 150 yıl kadar sürmüştü. Bu devletler ek gelir elde emek amacıyla dolaşımdaki sikkelerin altın ve gümüş içeriklerini düşürmekten vazgeçtikten sonra fiyatları 1650’larda gerilemeye başlamıştı.
İstanbul hükümetleri, bütçe açıklarını kapatmak ve ek gelir elde etmek için, Sikkelerin altın ve gümüş oranlarını düşürmeyi yıkılışa kadar sürdürmüşlerdi. Bu nedenle fiyat istikrarı sağlanamadı ve sık, sık devaluasyon yaparak enflasyonu yaşamın bir parçası haline getirmişlerdi.
Yaklaşık 200 yıl devam eden enflasyonla birlikte, bütçe açıkları da devam ettiği için hükümetler gerekli yatırım yapma olanağı bulamamıştı.
Batı’da ortaya çıkan fiyat artışları İstanbul’a ulaştıktan sonra medrese eğitiminin bozulmasına yol açmıştı.
Medreselerin bozularak, yeterli ve çağa uygun eğitim verememesi, yönetim kadrolarında, ulemada, askerlikte ve adalette yozlaşmaya yol açıyordu.
Yetersiz eğitim gören bu kadrolar, ortaya çıkan toplumsal olayların hiçbirine çare bulamadıkları gibi, enflasyonun, para ayarını düşürmekle meydana geldiğini fark edemediler. Veya başka bir önlem düşünemedikleri için, paranın ayarını düşürmeye Tanzimata kadar devam ettiler.
Aynı hatayı Cumhuriyet hükümetleri de devam ettirdikleri için Türk ulusu 400 yıl enflasyon ve bütçe açıkları birlikte yaşadı ve bu yüzden Avrupa’nın önünde iken gerisine düştü.
Cumhuriyet döneminde yapılan devalüasyonlar yaklaşık 12 yıllık bir peryotla oluşurken 24 Ocak 1980 kararları ike günlük değer kaybına izin verildiği için enflasyon karekter değiştirerek dalgalanarak yükselmeye başladı.
57. Cumhuriyet Kükümeti İMF’nin istemi ile senyoraj yetkisini, 2002 yılında kabul ettiği bir kanunla “Para Politikaları Kuruluna” devrederek para basma hakkından vazgeçmişti.
Beş kişiden oluşan “Para Politikaları Kurulu” çalışmaya başladıktan sonra ekonomideki etkisi 2003 yılında görülmeye başlandı. Çok uzun zamandan beri enflasyonun gerilediğine ve hatta son aylarda negatif olmaya başladığını tanık olmuştuk.
Türkiye 1857’de bir Fransız notası ile modern okullar açmaya mecbur kalınca, ülkemizde de aydın kadrolar yetişmeye başladı. Aydınlarımız imparatorluğu çökmekten kurtaramayacak-larını anlayınca onu bırakığ yeni bir devlet olarak Cumhuriyet’i kurmayı başardılar.
Medreseler toplumsal kalkınma için gerekli kadroları yetiştirmekten uzaktı. Büyük zorluklarla kurulmaya çalışılan Darulfunun çağdaş olmaktan uzaktı.
1933 ilk 1946 da ikincisi kurulan üniversitelerimiz bizi kısa yoldan AB ayarında de bir yaşam düzeyine ulaştırack kapasite görünmüyor.
1960 ihtilalinde üniversiteden emirle uzaklaştırılan kadroların yerine henüz yenilerini yetiştiremedik. Eğitim kadrosu açığımız devam ediyor. 1971 de 1980 de yine savunması alınmadan ihbar ve şikayet üzerine çok değerli kadrolar üniversiteden uzaklaştırıldı. Bu yaralar henüz kapanmadı kanama devam ediyor. (Tablo 7)
Topyekün kalkınarak, işsizlikten, fakirlikten kurtulup, erinç ve gönence kavuşmak için, yeterli çağdaş eğitim almış kadrolar yetiştirmekten emin ve daha kısa yol yoktur. Bunun için eğitim reformu gereklidir.
Geleneksel metodlarla, Türk halkının talep ettiği çağdaş eğitimi vermeye olanak yoktur.
Devletin eğitime daha fazla kaynak ayırması düşüncesi yerinde değil. Devletimiz gelirinin yüzde 15. ni eğitime ayırmaktadır. Bu oran OECD ortalamasının üzerindenir.
Zorlanarak ayırdığımız yüzde 15’lik bütçeden kişi başına 100 dolardan daha az bir pay düşüyor.
AB ülkeleri kamu bütçesinden eğitime ayırdıkları para ortalama 10.000 dolar dır.
Gençlerimize yazık oluyor. Bu kadar küçük bir bütçe ile ülkeyi nasıl aydınlatırız. Gençlerimiz Avrupalı tüccarla nasıl başedecek?
Olağanüstü ve cesur kararlar almak zorundayız. Çok daha uygun ve etkili yöntemler ileri sürülebilir.
Kalıcı bir eğitim reformu için gerekli finans kaynaklarından öncellik taşıyan, Bor madeni ve sigaralara “Eğitim Reformu” fonu konabilir.

  • Bor Mineralleri (Tinkal, Kolemanit ve Uleksit) ihracatından tonda 200$ “Eğitim Reformu fonu” alınmalı,
  • Yurt içinde Bor Minerallerını işleyecerek diğer bor kimyasalları üretecek, yerli ve yabancı sanayicilere aynı, yurt içi fiyatı ile maden verilmeli,
  • Her türlü sigara ve pürolardan paket başına iki dolar “Eğitim Reformu fonu” alınmalı,
  • 625 sayılı yasanın dışa kapalı 1. ve 5. maddeleri değiştirilerek 6, 25 ve 28. maddeleri kaldırılmalı, orta öğretim dışa açılmalı,
  • Anayasanın, yükseköğretimi devlet tekeline alan 130. maddesi değiştirilerek yurt dışı ve yurt içi girişimcilerin yükseköğretim kurumları açmalarına olanak tanınmalı.

Gerekli önlemler alınmadıkça bugün geçerli olan usul ve yasalarla, Türk halkının talep ettiği eğitimi sunma olanağımız yoktur.

Cumhuriyetimizin 100. yılında dünya devletleri arasında 10. sırada yeralmamız dileği ile sunulur.


NOTLAR

1. LEVIS, Bernard: Modern Türkiğye’nin doğuşu
TTK Ankara 2000

2. BARKAN, O. Lütfi: XVI. Asrın 2. Yarısında
Türkiye’de Fiyat Hareketleri
TTK Ankara 1970

3. UZUNÇARŞILI, İ. Hakkı: Osmanlı Devletinin
İlmiye Teşkilatı
TTK Ankara 1995

4. SERİN, Necdet: Eğitimin Finansmanı
Ankara Üniversitesi Yayını No. 77. 1979

5. PALMAR, Alan: Bir Çöküşün Tarihi
Sabah Yayınları, 1992

6. PAMUK, Şevket: Osmanlı Para Tarihi
İstanbul 1999

7. PSACHAROPOULOS, George: Eğitime Yapılan Yatırımların Karlılığı
Dünya Bankası Araştırma Raporu 1995