Kalkınma Arayışları

geri dön

     Türkiye Bilimler Akademisi, “Türkiye’de Bunalım ve Demokratik Çıkış Yolları” isimli Proje raporunda; Toplumlarda oluşan bunalımların, hızlı ve yoğun değişimlerde olduğu gibi, yavaş ve daha az yoğun değişimler nedeniyle de, meydana geldiğine işaret etmekte ve ülkemizde yaşanan, sosyal, ekonomik bunalımlara bilimsel yaklaşımlarla ışık tutmaktadır.

     Atatürk’ün gösterdiği, “çağdaş uygarlık düzeyine ulaşmak” için,attığımız adımlarda bazı alanlarda aşırıya kaçarken, bazı alanlar da, çok yavaş ve bazı alanlarda da geriye adımlar attık. Batıda ne varsa benim memleketimde de olmalı diyen yöneticiler,vitrinleri batının boyalı ve renkli gıda maddeleri ve günün modası, giyim markaları ile doldurdular. Dünyada yeni kullanıma giren , teknolojik araç ve gereçler çok hızlı bir şekilde ülkemiz pazarlarında alıcı bulmaya başladı. Batılılaşma hevesi uğruna yerli sanayi unutuldu. İthalat kapasitemiz, ihracatın iki katına çıktı.

     Eğitim alanında gerekli çağdaş düzenlemeler zamanında yapılmadığı için, eğitimde verim düştü. Buna bağlı olarak yarısı, okuryazar olamayan veya hiçbir okul bitirmeyen, meslek ve becerisi bulunmayan, işgücü ile karşı karşıya kaldık. Türk çocuklarını doğuran anaların yüzde 96 sı ya okuryazar değil ya da ilköğretimden daha ileri bir eğitim görmemiştir. Analarımızın ancak yüzde üçü lise mezunu, yükseköğrenim görenlerin oranı da, yüzde biri geçmiyor.

     İşgücümüzün kalitesinin düşmesine bağımlı olarak, Tarımda, sanayide ve hizmet sektöründe bir yavaşlama ve gerileme oldu. Üretimin düşmesi,Hizmetlerin gerilemesine bağlı olarak, uluslararası pazarda paramız değer kaybetmeye başladı. Ülke genelinde,yapılan değerlendirme ve sanayileşmiş batı ülkeleri ile yapılan karşılaştırmada geri kalmakta olduğumuzu fark edince, kalkınma için gerekli olanBilgi,beceri ve sermayeyi, kalkınmasını tamamlamış zengin ülkelerde aradık.

     Bizi ekonomik ve sosyal yönden kalkındırmaya gelen uzmanların hiçbiri, ülkemizin eğitim ve kültür düzeyini yükseltmeyi ön plana almayı düşünmedi. Bu yüzden, yarım yüzyıldan bu yana devam eden kalkınma arayışlarımız bir sonuç vermedi.

     İkinci dünya savaşından sonra yakılıp yıkılan Japonya’yı, yeniden imar ve onarım için, gelen Amerikalılar, Japonlara, İlk önce sizin, eğitim sisteminden işe başlamamız gerekiyor demişler. Militarist ve Ulusçuluk yerine, Evrensel değerlere dayalı üretim amaçlı eğitim sistemini kurduktan sonra, 1949 da çıkarılan yeni bir yasa ile, kazanç amacı olmayan kurumların, kurup işlettiği eğitim kurumlarının kendilerini geliştirme ve araştırma yapabilmeleri amacına yönelik olmak üzere kazançelde etmelerine izin verilmişti. Bu tarihten sonra gelişen ve Japon mucizesinin yaratılmasında büyük katkıları özel üniversitelerin sayısı 800 ün üzerinde ve devlet üniversitelerinin tam iç katı. İki Hidrojen bombası yiyen, yakılıp yıkılan, ordusu dağıtılan, ve Amerika karşısında diz çöken Japonya, kısa sürede Amerikan yardımı ile ayağa kalkmış ve çağdaş ileri dünyada yerini almıştı

Türk Amerikan İşbirliği

     İkinci dünya savası sona erdiğinde ABD nin, ekonomisi bozuk ve stoklarında önemli miktarlarda gıda,silah ve mühimmat vardı. 1947 yılında Başkan Truman’ın Dışişleri bakanı loan General George Marshall savaş dolayısı ile çöküntüye uğrayan Avrupa’yı kalkındırmak için bir plan önermişti. Bu plan gereğince ABD, Avrupa’ya yardım adı altında, krediyle önemli miktarda mal satmıştı. Ara sıra göstermelik hibelerle, elindeki kabarık stokları eritmiş ve ekonomisini düzeltmişti. Bu plan sayesinde ABD Avrupa pazarlarına egemen olma durumuna gelmeye başlayınca, Avrupa, buna karşı önlem olarak Ortak Pazarı birliğini kurduğu söyleniyor. Türkiye’ye yardım için, ilk gelen ABD heyetinin yaptığı temaslar ve incelemeler sonucunda verdikleri rapor, Thornburg Raporu olarak ün yapmıştır. Rapor Türk Demiryollarının ıslah edilmez şekilde eskidiğini ve bunun yerine karayolları yapımın gerektiğini vurguluyordu. Ayrıca traktör ithaline ve traktör üretimine de ihtiyaç olmadığını da bildiriyordu Marshall yardımından yararlanmak amacıyla ABD ile yapılan görüşmeler sonucunda ilk kez, 4 temmuz 1948 günü Ekonomik İşbirliği Anlaşması imzalanmıştı. Borçlanarak alınan ayni ve nakdi yardım malzemesi, bir artı değer yaratmadan tüketiliyor, fakat borcumuz artıyordu. Hibe edilen bazı gıda malzemesi için ödenen taşıma ücreti malın değerini aşıyordu. Marshal yardımının, ön şartlardan birisi de Türk ekonomisinin hedeflerinin saptanmasında ABD ye verilen ödünler vardı. Demiryolu inşaatı durdurulmuş karayolları inşaatı başlatılmıştı. Böylece har marka taşıma aracı ve traktörlerle dolan yollarımız,bizi daha çok dışa bağımlı hale getiriyordu.

İMF Kıskacı ve Dünya Bankası

     İkinci dünya savaşı sona ererken, Bretton Woods anlaşması üzerine 1944 de kurulan Dünya Bankası ile birlikte, birde fon kurulmuştu. ülkeler arasındaki serbest ticareti teşvik etmek ve döviz kısıtlamalarına engel olmak, Uluslararası kambiyoyu düzenlemek için kurulan fon, İngilizce adının kısaltılmışı (IMF) olduğunu ülkemizde bilmeyen kalmadı. Cumhuriyetin kurulduğu yıllarda bir dolar 0.91 lira,yani 91 kuruştu. Marshall yardımından yararlanmak için, İMF uzmanlarının önerisi ile 1946 yılında yapılan devalüasyonla doların değeri 2.80 tl sına çıkaran ekip ilk genel seçimde saf dışı kaldı.

     Yeni hükümet doların Türk lirası karşısındaki değerini sabit tutmaya çalıştı isede ikinci devalüasyonu 12 yıl sonra 1958 yılında yapmaya mecbur kaldı. İlk seçimde iktidarı kaybettiği, gibi üç yönetici idam edildi. Borç para veren Dünya Bankası ve IMF ile vatandaş arasında kalan hükümetler şaşkına dönmüştü.ABD li uzmanların raporu üzerine, yeniden borç para alabilmek için, 12 yıl sonra 1970 yapılan devalüasyonla Türk parasının değeri yeniden düşürülmüş, bir dolar 15 Tl sına eşit kılınmıştı. Bu operasyonu yapanlar ilk seçimde iktidarı kaybetti. 24 ocak 1980 günü yapılan büyük devalüasyondan sonra, seçime gerek kalmadanhükümet devrilmişti, Bu tarihten sonra, Türk parasının değeri dolara bağlanmış, yapılan günlük ayarlamalarla,toplumda his edilmeyecek kadar küçük artışlarla, Türk parasının değeri dolar karşısında değer sürekli değer kaybetme yolunu tutmuştu.Yarım yüz yıldan bu yana, Dünya Bankasından alınan krediler, sanayi devrimi yapmamıza bile yaramadı. Kurulan sanayi tesisleri, niteliksiz işgücü yüzünden, verimli çalıştırılamadı, kendilerini yenileyemediler.

     Avrupa ve Japonya Dünya Bankasının verdiği kredilerle, savaşın izlerini silerek kalkınmalarını tamamladılar. Avrupa’nın eğitim kurumları yüzyıllardan beri etkin bir şekilde ekonomiye katkılar yapıyordu. İşgücü yetişkin ve eğitilmiş idi. Bu nedenle aldığı kredilerle yıkılan üretim tesislerini onardı ve yenilerini kurdular. Japonya ise, savaştan sonra yeniden yapılanırken ilk iş olarak eğitim sisteminden başlamış ve iş aleminin isteyeceği kadroları yetiştirmişti. Japonya ve Almanya’nın ayrı bir üstünlüğü vardı. Askeri yatırımları yok denecek kadar kısıtlanmış ve orduları dağıtılmıştı. Ordudaki bilim ve teknoloji uzmanları sanayiye yönelmişti. Bu nedenlerle Almanya ve Japonya’nın ekonomik üstünlükleri Dünya ekonomisindeki yerini korumaya devam ediyor. ABD ‘de durum farklı değil. Penthagon ile ABD deki araştırma kurumları ve sanayicileri ile işbirliği halinde çalışarak, diğer ülkelerin aleyhine olarak kendi ekonomilerini büyütmeye devam etmektedirler. ABD ordusunun silah ve mühimmat ihtiyacı, yerli araştırma kurumları tarafından geliştirilmekte ve şirketlerce üretilmektedir. Fazla üretim geri kalmış ülkelere ihraç edilmektedir. Askeri birliklerimizin, gereksinim duyduğu her türlü araç gereç ve mühimmatını yurt içindeki kurumlardan satın alınmasına karar verilmesi, üzerinde durulması gereken büyük bir devrim olacaktır. Çökmekte olan Makine ve Kimya Endüstrisi yeniden canlanacağı bibi yeni kurum ve kuruluşlarda devreye gireceği açıktır. Yabancı sermaye yatırımcıları ihaleye girebilmek için, ülkemize gelme zorunluluğunu duyacaktır. Silah ithalatçısı durumundan çıkıp ihracatçı duruma geçme yolunu açmış olacağız.

Bizi Denetleyen Dünya Bankası uzmanları

     Marshall planından yardım alma isteğimiz üzerine, ülkemize ilk gelen heyetin başkanı Thornburg idi. Heyetin verdiği rapor ve karşılık olarak, verdiğimiz İlk Niyet Mektubu ile, Devletçilikten vazgeçip özelleştirme başlamış oluyorduk. Demiryollarını bırakıp karayolu yapımına başlıyorduk

     Hazine 1958 yılında borçlarını ödeyemez duruma gelince,ünlü Hollanda’lı Planlama uzmanı Profesör Jan Tinbergen davet edildi. Tinbergen in raporu üzerine Türk Lirasının dolar karşısındaki değeri 2.80 tl dan 9 Tl ye düşürülerek moratoryum hali bir süre geciktirilmişti. Thinbergen Türkiye’de uzun süre kalamayacağını bildirerek yerine, Dünya bankası ile ilişkili loan bir çirketin genel müdürü Dr. Koopman’I önermişti. Dr Koopman’ a Ankara’da bir çalışma ofisi verilmiş ve ülkemiz ekonomisini iyileştirmesi için kendisine her türlü konfor sağlanmış istediği bilgi ve belgeler verilmişti. 1960 dan sonra Dünya Bankası Başkan Yardımcılığı yapan Atilla Karaosmanoğlu davet edilerek ekonomimiz teslim edilmişti. 1962 yılında yerinde inceleme yapmak üzere İMF den gelen heyetin Başkanı Ernest Struc idi.Yeni kurulan Devlet Planlama Teşkilatı’nı izleyerek görüşlerini rapor olarak verir. Vergi sistemimizi düzenlemek amacıyla Profesör Kaldor’un gelişi de aynı yıllara rastlar. Kırk yıl boyunca 8 kalkınma planı yapıldı, bir çok uzman geldi gitti. Biz hala beklenen gelişmeyi sağlayamadık. “kalkınmakta olan ülke” damgasını yiyeli yarım yüz yıl oldu. Bunu hala üzerimizden atamadık.

  • Yaşadığımız bütün olumsuzlukların temelinde, eğitim sorunu yatmaktadır.
  • Eğitim sorunu çözülmedikçe h,ç sorunumuza çare bulunmayacaktır.
  • Eğitimimiz nicelik ve nitelik bakımından yetersizdir.
  • Son on yılda ortalama kalkınma hızımız yüzde beşten, az olmadığı halde, kişisel gelir yönünden, Avrupa ile aramızdaki fark giderek açılıyor. (ek.1)
  • Bütün dünya ülkelerinin, yükseköğretimde okullaşma oranları ile, kişi başına düşen gelir, arasında doğru orantılı bağlılaşım vardır. (ek.2)
  • Birleşmiş Milletlerin 2000 yılında yayınladığı, ülkelerarası (İnsani Kalkınma indeksi ) ile Kişi başına düşen gelir ve Yükseköğretimde okullaşma oranlarını aynı düzlem üzerinde karşılaştırdığımızda yükseköğretimin, işlevi açıkça görülüyor. (ek.3)
  • Birleşmiş milletlerin on yıldan bu yana yayınlamakta olduğu, “İnsani gelişme İndekslerine” ki sıramız giderek daha gerilere düşmektedir. 1995 yılında, 64. sırada olan ülkemiz, 2000 yılında 84. sırada yer alıyor. Birleşmiş Milletler, “İnsani gelişme İndeksini, Üye ülkelerde ;

         a)      Yaşam süresi: Ortalama ömür.

         b)      Zenginlik : Kişi başına düşen reel (GSMH)

         c)      Bilgi : Okuryazarlık,her kademede okullaşma oranları.

         Bu üç ölçütteki değişmelere göre yapılan değerlendirmede, Türkiye “Kalkınmakta Olan Ülkeler” arasında yer almaktadır. “ Bilgi” nin, hem uzun yaşam ve hem de zenginliğin bir bir işlevi olduğu dünyaca kabul edilmiştir Bilgi olmadan ne zenginlik olur ve ne de yaşam süresi uzar.

         Yarım yüzyıldan bu yana, kalkınma için, sarf ettiğimiz bütün çabalara karşın ne kalkınabildik ve ne de batıya yaklaşabildik. Bizi kalkındırmasını beklediğimiz, Bilgi ve Sermayeyi elinde tutan, Dünya Bankası ve İMF uzmanları, verdikleri reçeteler beklenen olumu sonucu veremedi.

         Ne batı ve nede doğu, bizi ancak kendi bilgi, becer ve birikimimiz kurtarabilir. Bunun da tek yolu, halen çok zayıf olan işgücü kalitemizi yükseltmekten geçmektedir.Tarımda çalışan 10 milyon iş gücümüz var. Kişi başına düşen tarımsal gelir iki bin dolardan az. Avrupa ortalaması, yirmi doların üzerinde. Köylümüzün verimi komşumuz Yunanistan ve Bulgaristan’dan da düşük. Bulgaristan’da kişi başına düşen tarımsal üretim 5200 dolar iken Yunanistan’da 10.000 doların üzerinde. Tarım Bakanlığının bünyesinde, 3.8 milyon dekar araziye sahip 37 tarım işletmesi, 37 üretme istasyonu, 56 araştırma enstitüsü, 3 laboratuarı hizmet vermektedir. Bu kurumlar tek bir amaç için, üniversitelerin yardımını da alarak, Türkiye’deki tarımsal üretimin verimini, komşularımız, Bulgaristan ve Yunanistan seviyesine çıkarmayı amaç edinmeleri halinde, iki, üç yıl içinde dışa bağımlılıktan kurtulmuş oluruz.

         Konuyu, vaktiyle ABD de yayımlanan, Elmas tararları isimli makaleyi özetleyerek bağlayalım. “ Rivayet edilir ki, zengin olmak isteyen bir genç adam girip çıkmadığı iş ve denemediği yöntem kalmayınca, kısa yoldan zengin olmak için,elmas aramaya karar verir. Birikimini bu uğurda tükettikten sonra, babasından kalan tarlaları da satarak dış ülkelerde elmas aramaya gider. Yirmi yıl ülkeden ülkeye dolaştıktan sonra aradığını bulamaz. Ülkesine dönme karar verir. Köyüne yaklaşırken, uzaktan kendisinin sattığı tarlalar üzerinde binalar ve yanında yükselen gökdelenler görür. İlk rastladığı kişiye sorar, öğrenir ki, kendisinin, elmas bulmak uğruna sattığı tarlalarda elmas madeni bulunmuş.”

         Ne doğuda ne Batıda ne varsa bizde, bu toprağı ve bu insanı en iyi tanıyan biziz. Kendi kalkınmamızı kendi beyin ve kol gücümüzle kendimiz yapmalıyız.