Korsan Üniversite

geri dön

Uyuyanlar, yürüyenlerin
Ayak seslerinden rahatsız
Olurlar.



     Toplumlarda, Sosyal gelişmenin varolabilmesi için, toplumu oluşturan, öğelerin kendi iç dinamiklerine bağlı olarak ilerlemekte olmaları gerekir. Ekonomi, eğitim, aile, sağlık ve politika gibi temel sosyal kurumların, karşılıklı etkileşimleri ve ilerleme içinde olmaları, toplumsal kalkınmanın ve sosyal bütünleşmenin temel işlevidir. Birleşmiş Milletler örgütü, her yıl üye ülkeler kendi aralarında, gelişmişlik yönünden bir değerlendirmeye tabi tutmaktadır. Sonuçları,“İnsani Gelişme Raporu “ adı altında yayınlanmaktadır. Yüz yetmiş dört ülke arasında, bölümleme yapılarak, az gelişmiş, orta gelişmiş ve yüksek gelişmiş olarak üç gurupta değerlendiriliyor Türkiye, on yıldan bu yana hep, orta gelişmiş ülkeler arasında yer alıyor. 1995 yılında 69. Sırada iken, 2000 yılında yayımlanan, “İnsani Gelişme Raporunda “ 84. Sırada bulunuyoruz. “İnsani Gelişmişlik İndeksinde” ülkelerin başarıları, insani gelişmenin üç kriterine bakılarak saptanmaktadır.; uzun ömür, bilgi ve yaşam standardı.

     Bilgi, yani eğitim, sağlık ve ekonominin en etkili fonksiyonudur. Eğitimin, nicelik ve nitelik yönünden yükselişi, insan sağlığına ve gelirine de yansıyarak, onların değerini yükseltmektedir. Kalkınmakta olan ülkeler, eğitime gerekli ve yeterli kaynak ayıramadıkları için, ülkenin bilgi ve eğitim düzeyi yükselmemekte ve buna bağlı olarak beklenilen gelişme elde edilememektedir. Fakirlik fasit dairesinde sefalet ve yoklukla kısacık ömürlerini tüketmeye devam etmektedirler.

     Türkiye’miz, Asya ve Afrika’nın geri kalmış ülkeleri kadar sefalet içinde olmasa da, eğitimin, kalkınmanın motoru olduğu gerçeğini sarahaten anlamış ve kabul etmiş durumda değildir. Eğitimi yönlendiren yasalar yenilenmediği için, çağdaş gereksinmelere cevap verememektedir. Cumhuriyetin kuruluşundan sonra çıkartılan devrim yasaları eğitim alanında büyük adımlar atarak, ülkemizi çağdaş uygarlık yolunda önemli kazanımlar sağlamıştı. 1950 yılında iktidarın el değiştirmesi ile birlikte, devrimlere ve cumhuriyete karşı sanki, bir karşı devrim başlamış gibi idi. Çağdaş uygarlık yolunda attığımız adımlar geriye çevrilmek isteniyordu. İrtica gizli ve açık her kurumda yer almaya çalışıyordu. 1930’larda kapanan, İmam Hatip Okulları açılıyor yurt sathına yayılıyordu. Liderler,cahil bıraktırılmış fakir halkın oyunu alabilmek için, kuran kursu ve İmam Hatip okulu açmada bir birleri ile yarışıyordu. Bugün 5000 den fazla Kuran kursu ve 604 imam Hatip Liselerinde yüz binlerce gencimiz eğitim görmektedir. Buna karşılık 46 fen lisemiz var. Öğrenci sayısı on binden az.

     Her yıl Üniversite kapılarından bir milyondan fazla lise mezunu geri çevriliyor. Kabul edilenlerin sayısı üç yüz binden az. Üniversite giriş sınavına giren her dört öğrenciden üçü elenerek dışarı atılıyor, ancak birine, kendisini geliştirebileceği bir yüksek öğrenim kurumunda yer gösteriliyor. Elli binden fazla gencimiz kendisine yüksek öğrenim görebileceği yurt dışındaki kurumlarda aramakta. ÖSS sınavını aşarak, yüksek öğrenime geçiş zor olduğu gibi, yurt dışında ciddi bir kurumda eğitim görmekte kolay değil. Ortaöğretim başarı puanları, referanslar,dil ve üstelik çok büyük paralar isteniyor. Yurt dışında iyi bir Üniversiteye girmenin zorluğunu, deneyenler iyi bilir. Her işte olduğu gibi, burada da öğrenciye yol gösteren ve yurt dışında ki bir Üniversiteye kabulünü sağlayan, eğitim simsarları devreye girmektedir. Bugün İstanbul’da kırk tan fazla, şirket ve özel kişiler, İngiltere ve ABD deki kimi Üniversitelerin temsilcisi veya Eğitim Danışmanı adı ile hizmet vermektedirler.

     Özel kurumların ücret karşılığı yaptığı, Yurt dışında ki Üniversitelere öğrenci yerleştirme görevini, dört yıldan beri Yüksek Öğretim Kurumu (YÖK) üstlenmiş durumda. Komşularımızda,Orta Avrupa ve Asya’da bulunan sekiz ülkede ki, yirmi üniversiteye, Öğrenci Seçme Sınavı (ÖSS) ile, Türkiye’den öğrenci göndermektedir. YÖK bu tutumuyla, Türkiye’deki üniversiteler üzerinde kurduğu, hegemonyasını, yurt dışında gözüne kestirdiği kimi üniversitelere de yaymak ister gibi bir durum sergilemektedir. Bulgaristan, Romanya, Macaristan, Moldova, Azerbaycan, Kıbrıs, Hırvatistan, Kırgız, Litvanya, Kazakistan, Makedonya, Gürcistan ve Malta da bulunan 64 üniversiteye ÖSS ile öğrenci gönderilmektedir. T.C. Devletinin okutamadığı genç kuşaklarına ülke dışında, eğitim görebilecekleri bir yer bulmak için, devlet aracı olmaktadır.

     Saygın ve Anayasal bir kuruluş olan YÖK’ün , eğitime katkıları yadsınamaz. Yirmi yıldan bu yana, yükseköğretim kurumlarında, boykotsuz, işgalsiz, arbedesiz bir eğitimi aralıksız sürdürmesi, Türk eğitim sistemi için büyük bir kazanç olarak değerlendirilmektedir.

     12 Eylül darbesi ile gelen “Sıkıyönetim” li günlerde, zamanın YÖK yöneticileri, uygun bulmadığı öğretim elemanları ve öğrencilerin isimlerini, Sıkıyönetim’ in yerel komutanlığına bildirerek, üniversitelerden uzaklaştırıyorlardı. Hem de, bir gerekçe göstermeye gerek duymadan. 1402’likler olarak anılan bu öğretim elemanlarının gerçek sayıları bilinmemekle beraber iki bin kadar olduğu tahmin ediliyor. Bu yolla kıyıma uğrayanların yeri, bu güne dek, hala doldurulamadı.Sıkıyönetimin kaldırılacağı gündeme gelince, YÖK yöneticileri, üniversiteleri “adam” etmek için kullandıkları gücün ellerinden gideceğini düşündüler. Hemen bir yasa değişikliği hazırlayarak, sıkıyönetimin, bazı yetkilerinin YÖK e verilmesini sağladılar. Rektörler ve YÖK, dilediği öğretim elemanını sürgüne gönderebiliyor veya görevden uzaklaştırabiliyordu. Aynı şekilde öğrencileri de, kolayca cezalandırabiliyor ve attığı öğrenciler, bir daha hiç bir öğrenim kurumuna alınamamak üzere, atılıyor hayatı zindan ediliyordu. Askerlik şubesine, polise ve yerel yönetime de gereği için bilgi veriliyordu.Zamanın YÖK yöneticileri bu yetkiyi acımasızca kullandıkları için, ülkede kuruma karşı tepkiler oluştu. Sonradan gelen iyi niyetli, aydın ve çağdaş yöneticilerin, gayretlerine karşın YÖK ün toplumdaki imajı değişmedi. YÖK ve Rektörlere verilen bu olağan üstü yetkiler, 2547 sayılı YÖK yasasından çıkarılmadıkça sıkıntı ve memnuniyetsizlikler devam edecektir.

     Eski YÖK başkanlarından biri, izinsiz üniversite açtığım için, Anayasal bir suç işlediğim gerekçesi ile, İstanbul Cumhuriyet Savcılığına suç duyurusunda bulunmasına, kendisine ve kuruma karşı olan saygımda, bir azalma olmamıştır.Savcılığa gönderilen, ağır suçlamalarla dolu, şikayet dilekçesi ikna edici ve ciddi gerekçelere dayanmadığı halde, YÖK ün üç avukatı tarafından amansız takip edildiği için, savcılık, mahalledeki karakola yaptırdığı ön incelemeden sonra, Asliye Ceza Mahkemesinde, yargılanmamı ve Türk ceza yasasının 243 maddesi gereğince, bir yıla kadar hapisle cezalandırılmamı istiyordu.Yazmakta güçlük çekiyorum. Aradan altı yıl geçmiş olmasına karşın o heyecanı, şimdi yeniden yaşar gibiyim. Bu yüzden,olayların akış ve anlatım sırasını karıştığımı fark ediyorum. Kolay değil Anayasal, bir kurum tarafından Anayasayı ihlal ile suçlanacaksınız ve Savcılık, bunu yerinde bularak dava açacak. Ama, idam veya ağır hapis yerine, hafif hapisle cezalandırılmanızı talep edecek. O tarihlerdeki uygulamaya göre, YÖK’ün ilk Başkanın kurduğu, Bilkent ve özel bir izinle kurulan, KOÇ üniversitesinden başka bir vakıf üniversitesinin, kurulması düşünülemiyordu.

     YÖK ve Savcılık tarafından suçlamalara ve mahkemede duruşma evresine geçmeden önce, olayın başlangıcına dönmek ve olayların ibret verici, akışını yazmak ve açıklamak, Türk Eğitim tarihi için bir belge olması bakımından, gereklidir.İSTEK Vakfında görev yaptığım, 1993 yılında, Yatılı bir Fen Lisesi ve Yeditepe Üniversitesinin işleri için, Ankara gidip geldiğim günlerde, YÖK başkan yardımsı olan, eski bir dostum, Yeni bir vakıf Üniversitesine gerek yok, ayrıca Sayın Dalanın politik tutumu nedeniyle de izin verilmesi olası değil demiş ve buna umut bağlamamı önermişti. Nitekim Fen Lisesi kuruluşu için, DPT den gerekli izinleri temin ettiğim halde, Yedi tepe üniversitesi için her hangi bir ilerleme olmadı. Doğramacının YOK başkanlığı döneminde, Başbakanımızın eşi Semra ÖZAL’ın bütün çabalarına karşın, BEZMİ ALEMÜNİVERSİTESİ ni kuramamış olması, bütün ümitlerimizi kırdı. YÖK’ün bu katı tutumu, artık bundan sonra, Türkiye’de özel veya vakıf, yeni bir üniversitenin kurulamayacağı zehabını uyandırıyordu.

     İngilizce eğitim veren, Anadolu Liseleri ve Özel ilköğretim okulları ve kolejlerde, fen derslerini İngilizce olarak verecek, öğretmen sıkıntısı çekiliyordu. Yurt dışında eğitimi ne olursa olsun, geri kalmış ülkelerde öğretmenlik yapabilir belgesi alan, bir çok yabancı uyruklu elemandan yeterli randıman alınmıyordu. İngiltere, Kanada ve Avustralya’dan getirilen öğretmenlerle problemler yaşanıyordu. İSTEK Vakfı okullarında görevli bir Lise Müdürü ile İngilizce, fen dersleri verebilecek öğretmen temini için şöyle bir proje geliştirdik.; Türkçe eğitim veren, Fen ve Eğitim Fakültelerinin, Fizik, Kimya, Biyoloji ve Matematik bölümlerinden mezun olan genç öğretmenlerin, Liselerde branşları ile ilgili dersleri, İngilizce olarak verebilecek düzeye yükseltmek için kursa tabi tutmayı düşündük. Bu projeyi, Milli Eğitim Bakanlığı, Hizmet içi Eğitim Daire Başkanı ile Ankara’da görüştük. Anadolu Liselerinde, Fen derslerini İngilizce okutacak öğretmen bulmakta, Bakanlığın da sıkıntı çekmekte olduğu belirterek, projeyi her bakımdan destekleyeceklerini bildirdi. Sekiz aylık İngilizce kursuna katılacak öğretmenler yoğun bir eğitim için, yatılı olacak ve kurs süresince, hiç Türkçe konuşmadan, sadece İngilizce konuşacak ve böylece İngilizce düşünme alışkanlığı kazandırılacaktı. İlk dört ayda temel İngilizce den sonra, ikinci dönem mesleki İngilizce göreceklerdi. Branşı ve okul müfredat programına uygun olarak aralıksız çalışma egzersizler yapacaktı.

     Mezuniyet sınavında Eğitim Bakanlığının gözlemcileri de bulunacaktı. Böylece mezun olan öğretmenler, Anadolu Liselerinde ve özel kolejlerde, branş derslerini İngilizce olarak verebileceklerdi. Eğitim Bakanlığı Hizmet içi Daire Başkanın önerisi üzerine, lisan öğretiminde uzman olan bir İngiliz üniversitesi ile iş birliği yapılması konusunda prensip kararına varıldı.Bakanlığın tavsiyesi ve tanıtımı üzerine, bir hafta sonra İngiltere’den Glomorgan Üniversitesinden bir görevli gelip beni İstanbul’da buldu. Eğitim verilecek mekanlar gezildi, projenin detayları görüşüldü ve mutabakat sağlandı. Daha sonra sözleşme için İngiltere’ye giderek, Glomorgan Üniversitesini buldum.Öğretmen yetiştirme konusu dışında ikinci bir projeden bahsettiler. Üniversite öğrenimi için İngiltere’ye gidecek öğrencilerin, eğitimlerinin ilk iki senesini, Türkiye’de gördükten sonra, son iki senesi için İngiltere’ye gelmesinin uygun ve mümkün olacağını söyleyip uygulamaları hakkında bilgi verdiler. Uzun zamandan beri bu yolla, 12 ülkede ve komşumuz Yunanistan ile işbirliği yaparak eğitim verdiklerini ve bu uygulamadan iyi sonuç aldıklarını açıkladılar.

      İngiltere’de üniversite öğrenimi göreceklerin, eğitimlerinin bir bölümünü, Türkiye’de kurslar halinde görmeleri ve yıl sonunda başarılı olanlara birer sertifika verilmesi ve bu sertifikayı alan öğrencilerin İngiltere’de ileri sınıflara kabulü konusunda prensip olarak anlaştık. Öğrencilerin bir iki yıl kendi ülkelerinde, kurslar dersleri almasının ekonomik olacağını savundukları halde onlarla bir protokol imzalamadan geri döndüm. Her ne kadar yasalarımız, iki yıldan fazla sürecek bir yükseköğretimin, ancak üniversite çatısı altında olabileceğini ve bununda yasa ile mümkün olacağını gösteriyor ise de, Glomorgan üniversitesinin, bu önerisini tekrar düşünmeye başladım. Uygulamayı yerinde görmek için, Atina’ya gittim. Gazeteci, Stellio Berberakis’in yardımı ile, İngiltere’deki üniversitelerin programını kurs olarak veren özel kurumlardan dördünü gezerek yetkililer ve öğrencilerle görüştüm ve bilgi aldım.

     Birinci yıl, İngilizce öğrenimi ile geçiyor. İkinci yıl üniversite için (Foundation) temel bilgileri gördükten sonra, öğrenci dilerse İngiltere’ye gidip, ana üniversitede eğitimini tamamlıyor. Gitmeyenler, Atina’da ki şubede, İngilizlerin yardım ve kontrolünde, dört yılını tamamlayarak, İngiltere’deki Üniversitenin, uluslararası diplomasını alamaya hak kazanıyorlar. İlk tanesi Selanik’te olmak üzere bu şekilde hizmet veren sekiz kuruluş tespit etmiştik. İngiltere’deki üniversite, Atina’da kurs olarak hizmet veren şubesini, yakından denetlediği için, verdiği diplomanın, öğreniminin tamamını İngiltere’de görenlerin, diplomasından farksız olduğunu söylemiş ve diplomayı göstermişlerdi. İstanbul’a döndükten sonra bu konuyu, bir daha yerinde incelemek üzere tekrar İngiltere’ye gittim. Glomorgan Londra’ya oldukça uzak olduğu için, başka üniversiteler ile görüştüm. Aynı şekilde çalışan başka üniversitelerle tanıştım. Politeknik Okulları Üniversiteye dönüştürüldüğü ve devlet yeterli para veremediği için üniversiteler, yabancı öğrenci arayışına hız vermişler. Bir kısmı da, eğitim hizmetini öğrencinin ayağına götürmek için, dış ülkelerde girişimcilerle anlaşarak, öğrenciyi İngiltere’ye getirmeden , yerinde eğitim vermeye başlamışlar. Sonuçta iki İngiliz üniversitesi ile prensipte anlaşarak İstanbul’a döndüm.

     Her yıl binden fazla mezun veren, İSTEK Vakfı okulları öğrencileri için olduğu gibi, üniversiteye giremeyen yüz binlerce öğrencinin ilgi duyacağı bir uygulama olduğuna inandığım, bu proje için, Ankara’ya giderek, Milli Eğitim Bakanlığı, Özel Öğretim Kurumları Genel Müdürü ile görüştüm. Süresi bir yıldan fazla olmamak üzere her türlü kursu, açabilirsiniz. kursları başarı ile bitirenlere ancak, sertifika verebilirsiniz, diploma veremezsiniz, dedi. İşletme,Ekonomi ve diğer bilim dallarında, İngiltere’deki bir üniversitenin programlarını, verebilmek için, Milli Eğitim Bakanlığının, izi verebileceği anlaşıldıktan sonra, konuyu İstek Vakfı Başkanı, Bedrettin Dalan’a anlattım. Bakanlığın öğretmen yetiştirme için maddi katkıda bulunabileceklerini söyledim. Kendisi bana,; “ Milli Eğitim Bakanı Köksal Toptan ile konuştuk, taşrada çok fazla, Almanca ve Fransızca öğretmeni var, öğrenciler bu lisanları seçmedikleri için, bu öğretmenler, ya başka derslere giriyor ya da açıkta, bunları kursa tabi tutarak İngilizce öğretmeni yapalım, Bakanlık para yardımı yapacak” dedi.“İngilizce, öğretmeni bulunuyor, Fen derslerini İngilizce olarak verecek öğretmen sıkıntı var. Fen ve Eğitim fakültesi mezunu Türk öğretmenlerini İngilizce kursa tabi tutarak onları, Fen derslerini İngilizce olarak, anlatacak ve öğretecek hale getirmek istiyorum.” dedim. Bu görüşmelerden sonra her iki projenin yapılması konusunda mutabık kalmıştık.

     Büyükada da ki İstek Vakfının Lisesi ulaşım güçlüğü yüzünden, yeterli öğrenci bulamıyordu. O yıl oraya öğrenci alınmadı. Kurslar için uygun bir yer olacaktı. Lise son sınıflar arasında yaptırdığım bir anket, İngiliz üniversitesinin derslerinin, burada kurslar halinde verilmesine öğrencilerin ilgileneceğini gösteriyordu. Görüştüğüm pek çok velinin 18-20 yaşlarındaki çocukların liseden mezun olur olmaz, bilmediği bir ülkeye yalnız başına gitmesi yerine bir iki yıl burada aynı dersleri kurs olarak almasının çok uygun olacağını söylemeleri üzerine, bu projenin gerçekleşmesine ağırlık verdim ve öğretmen yetiştirme konusunu gündemden çıkardım. Kursların program,yönetim ve diğer işleri hazır olduğu halde, Bedrettin Dalan’dan yatırıma başlama izni çıkmıyordu. Zaman hızla akıp gidiyordu. Yatırıma başlama için gerekli kararı çıkaramayınca, bu düşüncelerimi paylaşabileceğim, başka birini aramaya başladım.1994 yılı başlarında, 900 lü telefonlardan, “Alo Bilgi” şirketinin sahibi Oğuz Özerden’le, Alo Bilgi’ santralı ile, uzaktan eğitim verilip verilemeyeceği konusunu araştırıyorduk. Nisan ayındaki kriz nedeni ile piyasalar bir hayli karışıktı. Bilgisayarla Uzaktan eğitim vermek için gerekli yatırımın çok büyük olduğu ortaya. Bilgisayar dergileri, fiyatların paraşütsüz düştüğünü, buna karşılık kalitenin hızla yükseldiğini yazıyorlardı.İnternet henüz Türkiye’ye gelmemişti. Beş Nisan kararlarından sonra, uzaktan eğitim projesini bırakarak, İngiliz üniversitesinin kursları üzerinde durduk. Haziran ayına kadar devam eden görüşmeler sonunda kurslar projesini başlatmaya karar verdik. Bu karar üzerine Bedrettin Dalan’a giderek, İngiliz üniversitesinin kurslarını başlatmak üzere, İstek Vakfındaki görevlerimden ayrılmak istediğimi söyledim. Uzun bir görüşmeden sonra; “Kiminle başlıyorsun, paranız yeterlimi, bende katılabilirim”diyerek yardıma hazır olduğunu bildirdi. Sonuçta, “ Deneyin bakalım olursa iyi, olmaz ise burası senin evin, yine dönersin” diyerek cesaretlendirdi. Böylece vedalaşarak ayrıldım.

     Balta Limanındaki Oğuz Özerden’in binasında kursları başlatmak üzere, Yüzde 60’ı Oğuz Özerden’e ve Yüzde 40 bana ait olan bir anonim şirket kurduk. İngiltere’deki Portsmouth Üniversitesini arayarak, Anlaştığımız kurslar projesinin, İstek vakfı ile hayata geçirme olanağının kalmadığını bildirdim. Bu projeyi hayata geçirmek için anlaştığımız, Oğuz Özerden ve Alo Bilgi ile eğitim yeri olarak seçtiğimiz binalar hakkında gerekli bilgileri verdim, ve her şeyin hazır olduğunu bildirerek kendilerini Türkiye’ye davet ettim.Bir hafta sonra, Rektör yardımcısı Profesör David ARREL ile iki profesör daha geldiler. Balta Limanındaki Oğuz Özerden’in, Bahçe içindeki dört katlı binasını gösterdik. Burası küçük, yetersiz, dediler. Bunun üzerine, bir kaç gün önce, boşalan ve sahipleri ile kiralama konusunda ön anlaşmaya vardığımız, Maslak’ta Emlak Bankası Genel Müdürlüğünün yanında bulunan, beş katlı binayı gittik. Beş katı dolaşarak terasa çıktığımızda, David Arrel, “burası, şehrin neresine düşüyor” diye sordu. Karşıdaki tesislerin, İstanbul Teknik Üniversitesi olduğunu söyledim.

     Böylece her iki binada birlikte eğitime başlama kararı alındı. Anlaşmalar yapıldı. İngilizler gitti. Ekim ayında eğitime başlayabilmek için hızlı bir çalışmaya başladık. Ekonomi, İşletme, ve Uluslararası ilişkiler kursları için, İngilizce programlar hazırlandı ve kadro oluşturuldu. Başvuru için Milli Eğitim Müdürlüğüne, gittiğimde Özel Okullar Şubesi, dosyayı aldı, fakat dilekçemizi kabul etmedi. Belki okuyup anlamakta güçlük çektikleri için midir, nedendir bilinmez, boş bir “form dilekçe” vererek, “Bunu doldurmanız yeterli” dedi. Fotokopi ile çoğaltılmış olan form dilekçe, Eğitim Müdürlüğüne hiç yakışmıyordu. Çok basitçe hazırlanmıştı. Halbuki dilekçemizde, amacımızı belirleyen geniş bilgiler sunuyorduk. Form dilekçeyi hemen orada doldurmaya başladık. Açılacak kursun Türkçe ismi soruluyordu, “Uluslararası Bilimler Merkezi” olarak acele ile kayıt ettim. Böyle başlayan maceralı dosyamız, pek çok aşamadan sonra, Valilik kanalıyla Ankara’ya gönderildi. Kısa bir süre sonra, Kurum açma ve eğitime başlama izni geldi.Kurslarımızın tanıtımına başlayınca büyük bir öğrenci akınına uğradık. Kayıt binasının önündeki oto park, civar illerden gelen arabalar ile doluyordu. Beklenenin üstünde talep olunca, sınav yapmayı düşündük. Gelen öğrencileri aday olarak, kayıt ediyorduk. Kayıt gelen öğrenciler veliler neşeli ve umutlu bizler gururlu idik.

İlk baltalama basından geldi.

     Tanıtım reklamı yapmaya başlar başlamaz,basında bu girişimimiz hakkında, lehte ve aleyhte yazılar çıkmaya başladı. Hürriyet Milliyette hemen her gün eleştiri yazıları çıkıyordu. Bir gün, Nokta Dergisine kapak olduğumuzu gördük. “KORSAN ÜNİVERSİTE” diye büyük bir manşet ve yazıları ile, bizi eleştiriyordu. Korsanlık, zorbalığı çağrıştırıyor ise de, bir hakkın izin alınmadan kullanılması da korsanlık olarak isimlendirilmektedir. Gerçekte, her vatandaşın, eğitim verme ve alma hakkı bulunmasına karşın, ülkemizdeki uygulama buna izin vermemektedir. Bu bakımdan, üniversite kurma hakkımızı izinsiz olarak ve zorla kurduğumuzu sananlar kurslarımızı, Korsan Üniversite olarak topluma tanıtmışlardı. Genelde eleştiriler, Üniversitelerin, ancak Devlet tarafından açılabileceği ve özel üniversitenin olamayacağı yolunda idi. Eleştiren yazılar çoğalıyordu. Hürriyet gazetesinin köşe yazarı, Yalçın PEKŞEN, kurslarımızı kapatmayı kendine amaç edinmişti. Dizi halinde aralıksız, Valiyi göreve çağırıyor, bu kursları kapatın, diye feryat ediyordu. Lehte yorumlar da oluyordu,ama karşı çıkanlar kadar ısrarlı değildi.

     Bu haksız hücumlara karşın, Ekim başında eğitime başlama kararı aldık. Hiçbir eksiğimiz yok. Eğitim kadrosu tamam. Yemekhane kantin, hele kütüphane çok çekiciydi. Öğrenciler neşeli ve sağlıklı idi. Veliler, kendileri için ekonomik olan ve ayrıca çocukları ile birlikte olmanın mutluluğu içinde idi. Müfredat programları, Eğitim Bakanlığı Talim Terbiye Dairesince onaylanmıştı. Öğretim kadrosunun tayinleri, Milli Eğitim Bakanlığınca yapılmış ve kendilerine sicil dosyaları oluşturulmuştu. Kapıda, “Uluslararası Bilimler Merkezi” tabelasının bulunmasına karşın, içerdeki hava her şeyi ile modern bir üniversite havasındaydı. Milli Eğitim Bakanlığının, resmi izin belgesini aldıktan sonra, 1 Ekim 1994 günü eğitime başladık.

İkinci darbe girişimi Polisten.

     Eğitime başladıktan üç gün sonra, 3 Ekim günü, dersler devam ederken, mahalli karakoldan gelen Polis ekibi ellerindeki, Valilik emrini tebliğ ederek binayı boşaltarak kapatıp mühürleyeceklerini tebliğ ettiler. Uzun tartışmalardan sonra, kaymakamlık, işe el koydu ve izin belgelerimizle birlikte kaymakamlığa davet etti. Şişli Kaymakamlığına Polis nezaretinde gittiğimde ortalık kararmış, saat 19 olmuştu. Telefonla İstanbul valisini arayan, Kaymakam, belgelerimizin ve ruhsatımızın tamam olduğunu bildirdi. Vali yarın sabah saat 9 da bana gelsin diye talimat vermişti. Vilayette çok nazik karşılandım. Vali bey telefon etmiş biraz gecikeceğini ve benim beklememi söylemiş. Geldiğinde gecikme sebebini açıkladı ve olayı anlatmamı istedi. Neyi amaçladığımı, hiç bir şeyi gizlemeden anlattım. Bakanlığın verdiği kurum açma ve eğitime başlama izinlerini gösterdim. Eğitim Bakanlığının verdiği Kurum açma ve Eğitime başlama İzinlerinin Fotokopisini alarak, eğitime devam edebileceğimizi söyledi. Gazete ve dergilerdeki yayınlar üzerine, Yüksek Öğretim Kurumu, İç İşleri Bakanlığına bir yazı yazarak, Anayasaya aykırı olarak açılan bu üniversitenin kapatılmasını istemiş. İç İşleri Bakanlığı yazıyı gereği yapılmak üzere, İstanbul Valiliğine göndermiş. Vilayette yorumsuz olarak, gereği için emniyet Müdürüğüne havale etmiş. Vali Bey, bu açıklamayı yaparak, Ankara’dan gelen YÖK ve İşleri Bakanlığının yazılarını gösterdi. Bakanlığa gerekli cevabı vereceğim dedi.

     Masasını gözünden çıkardığı, gazete kupürlerini önüme koydu. Hürriyet Gazetesi köşe yazarı Yalçın Pekşen’in beş yazısı. Hepsi, Vali bey bu Anayasaya uymayan kurumları kapatmaya çağırıyordu. Vali bey sordu, “aranızda bir düşmanlık mı var, neden böyle ısrarlı oluyor.” Tanımadığımı söyleyince, en kısa zamanda bu zatı ziyaret ederek, durumu anlatmamın iyi olacağını, söyledikten sonra, Vilayetten ayrıldım. Ertesi gün ilk iş olarak, Hürriyet gazetesinde Yalçın Pekşeni ziyaret etmek oldu. İki saat kadar konuştuk ve anlaştık. Bir daha yazmam dedi.

Üçüncü Baltalama girişimi İstanbul Milli Eğitiminden

     İki gün sonra, 5 Ekim günü, iki, İlköğretim Müfettişi, okula gelerek, siz kurs için aldınız, burada gizli üniversite kurduğunuzu basın yazıyor, bu nedenle hakkınızda soruşturma yapacağız diye işe başladılar. Seydahmet Soylu ve Münevver Mertoğlu isimli bu iki müfettiş iki ay boyunca hepimizi tedirgin ve rahatsız ettiler. Kısmi bilgilerle, bazen bir polis hafiyesi ve bazen, savcı gibi davranış sergilemeleri herkesi fazlası ile üzmüştü. Yeminli ve şahitli ifadeler alıyor, gördüğü her kağıdın fotokopisini alıp dosyalarına koyuyorlardı. Üniversite eğitimi yapıp yapmadığını görmek üzere, derlere girmek istediler, eğitimin İngilizce olduğu hatırlatınca da vazgeçtiler. Tam bir komedi. İki aylık inceleme ve soruşturmanın sonucunda, fezleke hazırlamadan önce savunmamı almak üzere, Şişli Milli eğitim Müdürlüğüne beni davet ettiler. Yarı gün süren ifade tutanağım tam iki sayfa idi. Münevver hanım, terimi simem için mendil veriyor, su ve kahve ikram ediyor, şefi Seydahmed’in ağzımdan, delil olabilecek, ifadeler almasına yardım ediyordu. Bir kaç kez, ayağa kalkıp, yeter artık diyerek odadan çıkmayı düşündüm ama olmadı. Kurtuluş ancak ifadeyi tamamlamakla olacaktı. O az ışıklı, toplantı odasının bir köşesine sıkıştırılmış haldeydim. Müfettiş Seydahmetle aramızda, portatif bir daktilo vardı. Kendimi kapana kısılmış his ediyordum. Bir ara Seydahmed’i sünnetçiye, Münevver hanımı da, kollarımdan tutan, yardımcısı sandım. Sıkıldığımı fark edince, yeni ikramlarda bulundular. Sonuçta, ifadesi okundu, anlatıldı, imzası alındı, dediler. Pek çok yerine itirazım olmasına karşın, uzatılan kağıtları imzalayarak, bitkin bir halde oradan uzaklaştım.Veremeyecek hesabım ve ifadem yoktur. Her şey yasal ve kanuna uygun. Fakat Müfettişlerimizin, sordukları soruların yersizliği, dünya görüşlerinin küçüklüğü, yetersizlikleri karşısında ezildim. Soruşturma yapacak müfettişler böyle yarı aydın olmamalıydı. Bunlar en azından birer öğretmendi. Hem de seçkinlerdendi. Öğretmen okulları nasıl bir yer. Türk gençliği bunlardan ne öğrenir. Bunların yetiştireceği gençler, dünya ile nasıl baş eder.

Dördüncü kapatma girişimi Eğitim Bakanlığından

     Milli Eğitim Bakanlığı Yükseköğretim Genel Müdürlüğü, Nokta Dergisinde çıkan yazının, fotokopisini, delil olarak özel Öğretim genel Müdürlüğüne göndererek, kurs olarak izin alan ve yabancı bir üniversitenin uzantısı olarak eğitim veren bu kurumun kapatılmasını istemişti Özel Öğretim Kurumları genel Müdürlüğü, programlarımızı onayladığı için, bu talebi pek ciddiye almadı. Türk halkının Yüksek öğenim ihtiyacını karşılamakla görevli kurum, görevini yerine getirmekte yetersiz iken, bir avuç genç için doğan bir olanağı, incelemeden, sırf, Nokta dergisindeki bir habere dayanarak, yok edilmesini ortadan kaldırmasını istiyor. Genel Müdürle görüşmeye gittiğimde, bu beyefendinin, yükseköğrenim bütçesinden, bilgisi olmadığını, görüp anladım. Verilen bu yükseköğretimin yeterli olduğunu kabul ediyor. Avrupa’da ve komşularımızda olup bitenler onu hiç ilgilendirmiyor. Üniversiteleri ve öğrenci sayılarını yeterli görüyordu.

Beşinci ve Son Darbe girişimi Savcılıktan

     Yüksek öğretim Kurulu Başkanı Mehmet Sağlamın, kurslarımızı kapatmak için, İç İşleri Bakanlığına yaptığı şikayet bir sonuç vermeyince, Anayasal bir suç işlendiği savı ile, Şişli Cumhuriyet Baş Savcılığına, suç duyurusunda bulunduğu ortaya çıktı. Olaylar çok hızlı cereyan ediyordu. Ekim ayı başında okulumuzu kapatmaya gelen polis, ayın sonunda bir kez daha gelerek, karakola davet etti. Karakolda çok nazik bir şekilde hüviyet tespiti yapıldı, ifadem alındı. “Ne için çağrıldığınızı bilmiyoruz, yarın saat 10 da Şişli C.Savcılığında hazır bulundurulmanız isteniyor.” dediler. Bir mafya babası, kaçakçı veya adi bir suçlu olmadığımı ve Anayasayı ihlal ettiğimi biliyorlardı. Bu nedenle kaçmayacağımı var sayarak, savcılığa yalnız gitmeme izin verdiler. Savcı, Polis kadar nazik değildi. “Ne inkar ediyorsun, Üniversite açmışsınız, Nokta dergisinde resimleri birlikte her şey açıklanıyor” diye, gürledi. Yüksek Öğretim Kurumunun şikayet dilekçesinden, ziyade, dilekçeye eklenen, gazete küpürlerinden ve özellikle Nokta Dergisinin yaptığı yakıştırmalardan ve yorumlarından etkilenmiş olan savcımız, bir ara “üstelik para da almışsınız” diye suçlamada bulundu.İşin aslını öğrenmekten çok, açacağı dava için delil toplama gayreti içinde olduğu her hali ile belli oluyordu.Eğitim Bakanlığının verdiği resmi izinle, bu kursların kurulduğunu, beyan ettim. “Evet kurs için izin aldınız, ama üniversite eğitimi veriyorsunuz.” diyen savcıya, bu konuda açıklama yapmak ve cevap vermek için söylediklerimi,dinlemedi ifade zaptına geçirmeye değer görmedi.C.Savcısı, YÖK’ün üç avukat tarafından imzalanmış, mektubundaki görüşleri ve basındaki Korsan Üniversite Hayır manşetli yazıları doğru ve yerinde kabul ederek, bu istemlere uyarak, başlattığımız kursların kapatılması için, kanuni mesnetler arayan bir tutum içinde olduğunu görmüştüm. Öğrencileri ve velileri savcılığa davet ederek, ifadelerini alan, savcı, 4 kasım 1994 günü, Maslak Emniyet Baş komiserliğine bir yazı yazarak, Milli eğitimden kurs izni alarak açılan, Uluslararası Bilimler Merkezinde (İSİS), bir inceleme yaparak, Yüksekokul veya üniversite olup olmadığının tespiti ve tahkikat neticesinde tutulacak zaptın memuriyetimize gönderilmesini istemişti. Karakol Amiri, Baş Komiser A.Çalışkan ve Polis memuru Ş.Kurnaz, merkezimize gelip inceleme ve tahkikat yapıp gittiler. Vaktiyle, Dolmabahçe sarayı önüne, Venedik donanması gelip de, toplarını saraya çevirdiği günlerde, sarayda, beyaz donla namaz kılınır mı kılınmaz mı, Firavunlar Müslüman mı idi, değil mi idi, tartışması yapılıyordu.Osmanlı devletinin ortaya çıkışından önce Avrupa’da var olan üniversiteler, insan hayatını kolaylaştıran bilimsel araştırma ve yayınlarla toplumları aydınlatma aralıksız sürdürürken, biz nelerle uğraşıyoruz. Bilim Merkezi ( İSİS ) kurs mu üniversitemi tartışmasına giriyoruz.

     Türkiye, dünya genelinde, her yönü ile büyük ve önemli bir ülke. Tarihi, coğrafyası ve ılıman iklimi, yer altı ve yerüstü doğal zenginlikleri ile daima yabancıların ilgisini çekmiştir. Yıllarca önce bir dünya turuna çıkan, ABD Başkan yardımcısı Wandell Wilky Ankara’ya geldiğinde, şöyle demişti.: “ Türkiye’yi güçlü buldum. Komşularına göre güçlü.” Aynı günün akşamı, Atatürk Orman çiftliğinde onuruna verilen yemekte de ; “Burada Türk topraklarında, İngiliz viskisi içiyor,Rus havyarı yiyor, Amerikan müziği dinliyoruz” diye görüşlerini açıklıkla dile getirmişti.Aradan yarım yüzyıl geçmesine karşın, değişen hiçbir şey yok. İthal malı içkilerin ve gıdaların çeşitleri arttı. Amerikan müziğinin egemenliği devam ediyor.Komşularımıza göre gücümüzün üstünlüğü devam ediyor. Yalnız komşularımız değil mensubu bulunduğumuz, İslam Ülkeleri Birliği içinde, en önde gelen ve en güçlü olan yine biziz.56 İslam ülkesinin bir araya gelerek oluşturduğu birlik içinde,İnsani gelişme, GSMH, Ticaret,Eğitim,Sağlık, bakımından Türkiye’miz en önde gelmektedir.Dünya Petrol rezervlerinin üzerinde oturan, İran, Irak, Suudi Arabistan GSMH ları bize yaklaşamıyor. Çok kalabalık nüfusları ila, Pakistan ve Bangladesh çok fakir ülke olarak bilindikleri için onları geçiyoruz. 190 milyonluk nüfusu Petrolü ve doğal zenginlikleri ile Endenozya da bizden çok geri sıralarda yer almaktadır.56 İslam ülkesinin, bir milyarı aşan nüfusu ile sadece Almanya kadar bir ekonomiye sahip olamamaları bugünkü araştırma konumuz dışında olduğu için, nedenleri araştırmadan bir kenara bırakıyoruz. Biz şunu açıklıkla biliyoruz ki, Türkiye Atatürk’ün önderliğinde yaptığı devrimlerle, tüm İslam ülkelerinin önüne geçmiş ve onları gerilerde bırakmıştır. Ama şuna açıkla inanıyoruz ki, 1950 den sonra, başlayan karşı devrim nedeniyle, Avrupa’nın gerisinde kaldık. 1950 seçimleri ile iktidarın değiştirmesinden sonra, Atatürk devrimlerine karşı bir hareket başladı. Herkesin anladığı Türkçe Ezan ve Türkçe okunan, Hutbeler, yeniden Arapça okunmaya başlandı. Demiryolları inşaatı durduruldu, dışa bağımlı karayolları ağı kuruldu. Yerli malı unutuldu İthal malları çoğaldı, sanayi geriledi. Tarım çöktü.Son yıllarda, Birleşmiş Milletlerin her yıl yayımladığı, Ülkelerarası gelişmişlik raporlarındaki sıramızın giderek gerilemekte olduğunu fark etmeye başladık.“Humen Development Report” (HDI) İnsani Gelişmişlik raporu. Ülkelerdeki,gelişmişlik derecesine göre yapılan sıralamada, Türkiye’nin giderek her yıl, daha geri sıralarda, yer almakta olduğunu fark etmeye başladık.. Birleşmiş Milletler Uzmanlarına sorduk :”Gelişmişlik derecesini nasıl buluyorsunuz, kriterleriniz nelerdir.” dedilerki,; 1)Longevity, 2)Knowledge, 3)Standart of living.

     Bu kriterlerin Türkçeleri ; 1) Longevity ; Uzun yaşam. Doğuşta beklenen yaşam süresi. 2)Knowledge; Bilgi. Yetişkinlerin okuryazarlığı ve her kademede okullaşma oranları. 3)Standart of Living; Satın alma gücüne göre,GSMH da kişi başına gelir.(ABD. $) Birleşmiş Milletlere üye 174 ülke arasında, insani gelişmişlik yönünden yapılan değerlendirmede, ülkeler gelişmişlik derecelerine göre sıralanmaktadır. Ayrıca, Yüksek orta ve düşük gelişme gurubuna göre de bir değerlendirme yapılıyor. Ülkemiz on yıldan beri hep orta gurupta yer almaktadır. 1995 yılında yapılan değerlendirmede Türkiye 69. sırada yer alırken, 2000 yılında 85. sıraya düştü. İnsani gelişmeyi belirleyen bu üç faktörden, “Bilgi” diğer üç faktörün de belirleyicisidir. Yaşam süresinin uzunluğu için, Para ve Bilgi gerekir. Aynı şekilde para kazanmak için de bilgili olmak gerekir. Bu önermeye göre, ülkemizin kalkınması, İnsanlarımızın refah ve gönenci için,her şeyden önce bilgili olma yollarını aramalıyız. Birleşmiş Milletler, “Bilgi”yi yukarda gördüğümüz gibi, Yetişkinlerin okuryazarlığı, İlk, Orta ve Yükseköğretimde okullaşma oranlarına bakarak ölçümlüyor.“Bilgi” lı olmada durumumuz hiç de parlak değil. İlköğretim mecburiyeti olduğu halde, 1990 genel nüfus sayımında ;49 milyon yetişkin insanımızın 9,6 milyonunun okur yazar olmadığı tespit edilmişti.(Yüzde 20) Elimizdeki en son verilere göre 47 milyonluk işgücümüzün, 6 milyonu okuryazar değil. Okuryazar olup ta hiçbir okuldan diploma almayan 3 milyonla birlikte, 9 milyon cahil loan bir iş gücümüz var.Özetlersek iş gücümüzün yüzde 18 i cahil, yüzde 64 ü ilköğretim, yüzde 14 ü orta öğretim ve yüzde 4 ü de yüksek öğrenim görenlerden oluşuyor.Birleşmiş Milletler bu değerlere bakarak, gelişmişliğimizi tespit ediyorlar. Rakamları okuyup değerlendirmek oldukça zor iş. Birde araya kesirler ve yüzdeler girince durum biraz daha karmaşık bir hal alıyor. Birleşmiş Milletler, her vesile ile eğitimin önemini belirtmekten geri kalmıyor. Bir raporunun ön sözünde, Bugün dünyada mevcut bütün insanların en yaygın ve müşterek amaçları, çocuklarına iyi bir eğitim vermekte birleşiyor, Devlet Başkanından en sade vatandaşa kadar herkes çocuğuna iyi bir eğitim vermek istiyor. Bu nedenle, eğitim konusunda buraya aldığımız sayısal değerler, velileri ilgilendirdiği kadar, bir Üniversitenin kuruluşundaki zorluklar, öğrencilerimizi de yakından ilgilendirecektir.Dünya genelinde, evrensel değerlerle gelişmiş olmak kolay değil. Bilgili olup olmadığına bakıyorlar insanların. Rakamlar sayılar ve yüzdeler çok sevimli olmasalar bile, refah ve gönencimizle yakından ilgili oldukları için, bir de Eğitim Bakanlığımızın verdiği değerle bir göz atmamız yerinde olur.Okullaşma oranımız ilköğretimde yüzde 90, ortaöğretimde yüzde 55, yükseköğretimde yüzde 24.Bu değerler Cumhuriyetin kuruluşundan buyana yoktan var edilen ve bize göre önemli olan gelişmelerdir. Ancak, Avrupa ile kıyasladığımızda çok düşük kaldığını görüyoruz. Okullaşma oranlarını Avrupa ile bir düzeye getirmedikçe, çağdaş uygarlık düzeyine ulaşamayacağımızı artık bilmeliyiz.

OKULLAŞMA ORANLARINI NEDEN YÜKSELTEMİYORUZ

     Kalkınmanın, zenginliğin ve sağlığın en temeldeki faktörü olduğu Birleşmiş Milletler Raporları ile, on yıldan bu yana, Dünyaya ilan edildiği halde, bu oranı neden yükseltemiyoruz. 1924 yılından beri, beş yıllık ilkokul mecburiyeti var. Askerlerin verdiği bir muhtıra üzerine, 1973 yılında yürürlüğe konulan bir reform yasası ile,mecburi eğitim, sekiz yıla çıkartılmıştı. . Mecburi eğitim süresini, 5 yıldan sekiz yıla çıkaran yasanın bu hükmü arkadan gelen hükumetlerce uygulanamadı. 25 yıl sonra, Milli Güvenlik Kurulu’nun baskısı ile 1997 yılından itibaren 8 yıllık mecburi eğitim başlatıldı. Finansmanı ek vergilerle vatandaşlar tarafından sağlandı.Yükseköğretim, 1961 Anayasamızla Devletin tekeline verilmişti. Devletin olanakları yükseköğretime loan talebi karşılamaya yetmiyordu. Baskıların çoğalması üzerine, 1974 den itibaren, seçme sınavı konularak bir baraj oluşturuldu.1982 Anayasamız, Vakıfların Yükseköğretim kurumu açmasına izin vermişti. Üniversite kurmak üzere Yükseköğretim kuruluna yapılan, başvurular uygun görülmeyerek geri çevriliyordu.

     Türkiye’de doğumda beklenen ömür süresi, Avrupa ülkelerinden 10 yıl daha kısa. Okullaşma oranlı da oldukça düşük. Avrupa’da İlköğretimde okullaşma yüzde yüz iken, bizde mecburi olmasına karşın yetişkinlerin 10 milyonu ya diplomasız yada okur yazar değil. Yükseköğretimde Avrupa yüzde 50 nin üzerinde iken Türkiye yüzde yirmi beşi yakalayamadı.Yaşam süresi, Okullaşma oranı, milli gelir, bir birlerine bağımlı, bu üç kriterden en önemlisi, bilgiyi belirleyen, okullaşma oranlarıdır. Okullaşma beraberinde bilgiyi,üretimi ve refahı getirir. Refah düzeyinin yükselmesi sağlığı ve ona bağlı olarak yaşam süresinin uzaması gelir.Ülkemizde yasalar uygulanmadığı için ilköğretimde okullaşma düşük ve işgücünü oluşturan yetişkinlerden on milyonu cahil olarak karşımıza çıkıyor.Anayasamız, Yükseköğretimi Devlet tekeline vermiş.1982 tarihli Anayasamız,vakıflara yükseköğretim kurumu açma izni vermiş ise de, bu da Devletle birlikte talebi karşılamaya yetmiyor. Türkiye’nin en gözde ilk ve ortaöğretim