Planlı Kalkınma

geri dön

Otuzbeş Yıldan Beri Planlı Kalkınma Çabası İçinde Olduğumuz Halde Bir Türlü Kalkınamadık.

Birleşmiş Milletlerce Her Yıl Dünya Genelinde Yapılan İnsansal Gelişme Değerlendirmede, Alt Kategori, de Afrika Ülkeleri Arasında Yer Alıyoruz.


     Geri kalmışlığımızın asıl nedenini, iş gücümüzün niteliğinde aramamız gerekiyor. Eğitim sorunlarını çözmedikçe, Ekonomik Kalkınma dahil hiç bir sorunumuzu çözemeyiz.

     Dünyadaki hızlı yapısal değişimler ve bunların ortaya çıkardığı rekabet ve uluslararası bağımlılık sürecinde Türkiye’nin çağı yakalamak için köklü yapısal değişim ve toplumsal dönüşümlere zorlandığı bir ortamda Devlet Planlama Teşkilatınca (DPT) hazırlanan VIII. Beş Yıllık (2001-2005) Kalkınma Planı, TBMM’de görüşülerek (yasa) olarak yürürlüğe girdi.Otuzbeş yıldan beri Planlı Kalkınma çabası içinde olduğumuz halde, bir türlü kalkınamadık. Batı bizi hâlâ kalkınmakta olan ülke olarak görüyor.

Birleşmiş Milletlerin yaptığı değerlendirmede insani gelişme kriterlerinde çok gerilerde yer aldığımız bir gerçek.

Bunca emek ve çabaya rağmen hâlâ kalkınmamızı tamamlayamamış olmamızın nedenleri üzerinde durmamız gerekiyor. Planlar mı yetersiz yoksa başka sebepler de var mı?

Gerçeğe yaklaşabilmek için planlar üzerinde kısa bir gezinti yapmak yeterli olacaktır.

     Bundan önceki VII Beş Yıllık Kalkınma Planın ana hedeflerinden birinin, plan döneminde Avrupa Birliği ile aramızdaki gelir ve verimlilik farklarının süratle kapatılması idi. Yeni VIII. Beş Yıllık Planda, bu amaca ulaşılamadığına işaret edilmektedir.

     Ülke refahının artırılması, insan gücünün, düşük katma değerli faaliyetlerden ileri teknoloji kullanımı gerektiren yüksek katma değerli faaliyetlere kaydırılmasına ve verimliliğin süratle artırılmasına bağlı olduğuna işaret edilmişti. Bu amaçla eğitim, öğretim bilim ve teknoloji politikaları ile ekonomik ve sosyal yapıda köklü değişiklikler yapılacaktır, denilmişti. 2000 yılı Aralık ayı sonuna kadar yürürlükte bulunan VII. Beş Yıllık Kalkınma Planın “Temel Amaçlar ve İlkeler” bölümünün girişinde: “İyi Eğitilmiş Genç Nüfus 2000’li Yıllarda Türkiye’nin en Büyük Avantajı Olacaktır” görüşüne yer verilmişti.

     Bu görüş, eskilerin tabiri ile “malumu ilâm” etmekten ibaretti. Başka bir yenilik yok. Plandaki bu tanımlamaya Osmanlı Paşası “Marko Paşa”’nın deyimi ile: “peki ama ne” demek deliyor içimden.

     “Plan devamla” Bu nedenle Milli değerleri özümseyebilen ve evrensel değerlere açık, bilgi üretimine katkıda bulanabilen ve bilgiyi yaratıcı biçimde kullanabilen insan gücünün yetiştirilmesi gerekmektedir. Böylece verimliliği ve refahı artırmak mümkün olacaktır” görüşünün sergiliyor ve ardından, Eğitim Reformu bölümünde: “Nüfusun eğitim düzeyinin yetersizliği devam etmektedir” gerçeğini ortaya koyuyordu.

Planlı kalkınma düşünceleri, ilk kez bizde Atatürk döneminde gündeme gelmiş ise de etkili ve verimli uygulama olmamıştı.

     Planlı Kalkınma’nın dünya genelinde yaygınlaşması, Sovyetlerin, “Sosyal Demokrat Planlamaları” ile elde edildiği bildirilen parlak sonuçların yayılmasından sonra olmuştu. Sovyetlerden geri kalmamak için 1950’de ABD Başkanı Harry Truman’ın, dünyada az gelişmiş ülkelere yapılacak teknik ve ekonomik yardımın Amerikan’ın 4.’cü hedefi olarak alındığını açıklaması ve bu ülkelerin hemen kalkınma sürecine gireceğini öne sürmesi heyecan yaratmıştı.

     Daha sonra Başkan John F. Kennedy, Meksika’dan Arjantın ve Patagonya’ya kadar Güney Amerika ülkelerindeki yoksulluğu yok etmek amacıyla 10 yıl içinde bir program uygulayacaklarını ilan etmişti. (1) İlgi ile sevinçle ve umutla karşılanan her iki plan hiç bir işe yaramadı, ilerleme ve gelişme olamadı umutlar boşa çıktı.

     Amerika ve Avrupa’da gelişmekte olan sanayinin korunması ve gelişme için yapılacak planların işe yaramadığı ortaya çıkınca Batı dünyası planlı kalkınmayı sorgulamaya başladı. Gerçekte Sovyetlerde uygulanan planlı kalkınmadan beklenen sonuç alınmadığı gibi ülke ekonomisinin daha gerilere gittiği de ortaya çıkmıştı.

     Refah düzeyinin yükseltilmesi ve yaygınlaştırılması için yapılan planların işe yaramadığı dünyanın her yerinde sıkça görünür oldu. Orta Avrupa Sovyetlerin kalkınma planlarının zorla uygulattığı, Çek, Macar ve Polonya, Avrupa’nın en fakir ülkesi olma durumundan hâlâ kurtulamadılar.

     Komünist planlamacılığının dışında ki, yol gösterici planlarda, insanların ve ülkelerin yararına olacak iyi durumları verememiştir. İngiltere’deki “London School of Economics”’in İngiltere’nin Afrika’daki sömürgelerinin kalkınması için hazırladığı kalkınma planları o ülkeleri üretim ve verimlilik alanında felaket ölçüsünde gerilemesinin ana nedeni olduğunu Ekonomi tarihinden öğreniyoruz. Altmışlı yıllardan sonra ne Sovyet usulü planlama, ne Sosyal Demokrat Planlama ve ne de dış yardımla ülkelerin kalkınmasının sağlanamayacağı anlaşılmıştı. Fransa emredici plan yerine, yönlendirici planlamayı denemek istedi ise de bu girişiminden 1965 de vazgeçmek zorunda kalmıştı. (2)

     Sovyetlerin “Planlı Kalkınma” propagandalarına inanan Batılılar, başlattıkları plan uygulamalarından vazgeçmeye başladığı yıllarda ülkemizde “Planlı Kalkınma” modelleri yeni gündeme gelmişti. Gerçekten ülkemizin kalkınması için mali yardım yapan, Batılı Mali odakların önerisiyle 1963 yılı için “Birinci Kalkınma Planı” uygulamaya konuldu ise de plana uyulmadığı için bir sonuç alınamadı.

Planlı Kalkınmanın Başlangıcı

     27 Mayıs 1960 günü ülkeyi ekonomik ve sosyal kargaşaya ve kardeş kavgasına götürüyorlar gerekçesi ile silahlı kuvvetler yönetime el koymuştu. Yeni hükümet yayınladığı bir bildiride Ekonomik Kalkınma için bir plan yapılacağını açıklamıştı.

     Demokrat Parti döneminden beri kalkınma planları için hükümetle işbirliği yapmakta olan planlama uzmanı Prof. Tinbergen ile Dr. Koopman’ın önerisi ile ihtilâl hükümeti 5 Eylül 1960 günü Başbakanlığa bağlı bir müsteşarlık olarak görev yapacak olan “Devlet Planlama Teşkilatı” (DPT) kurulduğunu Resmi Gazetede ilan ederek duyurmuştu.

DP’nin kuruluş gerekçesi: “Uzun vadeli iktisadi gelişme planını hazırlamak ve icrasını koordine etmekti”. Bunun için ilk hedef:

     a) İktisadi iştirakların sağlanıp sürdürülmesi,
     b) Zorunlu gelişme hızının saptanması için gerekli önlemlerin alınması,
     c) Kişi başına düşen Milli gelirleri, doyumlu (yeterli) bulunan ülkelerle Türkiye arasındaki farkın dengelenmesi ön görülüyordu.

     DPT’nin tek işi kadrosunu oluşturmaktı. Uzman ve uzman yardımcılığı için yurt dışına adam gönderilirken, Genel Kurmayda askerlik görevini yapmakta olan, çeşitli dallarda yetişmiş elemanlardan da yararlanılıyordu. Turgut Özal ve Süleyman Demirel de bunların arasında idi. (3)

DPT, Birinci 5 Yıllık Kalkınma Planını yaparken siyasi kadroların ve askeriyenin kıskacı altında idi.

Kastelli’nin Doğuşu

Plan uygulamaları için dış yardımdan başka, iç paranın da bulunması gerekiyordu.

     Başbakanlık, Müsteşarı Hilmi İncesulu, borç para kaynağı olarak maaş ve ücretlerden belli oranda kesinti yolu ile para toplanmasını ve karşılığında “Tasarruf Bonosu” adıyla belge verilmesini önerir, Maliye Bakanlığı ve DPT buna karşı oldukları halde, Devlet Başkanı Orgeneral Cemal Gürsel bu parlak fikri ! beğendiği için Maliye Bakanı Ekrem Ali Can, Bakanlık görevinden istifa etmişti. Yerine gelen yeni Maliye Bakanı Kemal Kurdaş, bunu kolay borç para bulma yolu olarak “Tasarruf Bonosu” uygulamasını “Kalkınmanın etkili finans aracı” olarak yürürlüğe kor. Ayda 300 Liradan çok geliri olan herkesten ve Devletçe müteahhitlere yapılacak her ödemeden kesilecek. Paralar için, karşılığında bir “Tasarruf Bonosu” verilmeye başlanmıştı.

Tasarruf Bonosu ile ve dış yardımla bulunan borç paralarla da 1. Beş, beş yıllık plan hedefine ulaşamadı.

     Esasen geçim sıkıntısı içinde olan memur ve işçiler bu kesinti yüzünden daha da zorlanmaya başlayınca ellerindeki “Tasarruf Bonoları”’nı paraya çevirmek için çok düşük fiyatla satmaya başladılar.

     Trabzon’un Sürmene İlçesi Kastel Köyü’nden ne iş olursa yapmak üzere İstanbul’a gelen, Cevher Özden, memurların ellerindeki tasarruf bonolarını üzerinde yazılı değerin yarısına, toplamaya başladı. İlerde gelecek nemadan vazgeçenler geçici ve küçük bir ferahlığa kavuşurken, Bonoları toplayan ve sonradan köyünün adı ile “Kastelli” olarak ün yapan Cevher Özden Maliyenin bu yanlış kararı yüzünden bankerlik mertebesine yükselmişti.

Birinci 5 Yıllık Kalkınma Planından sonra hazırlanıp yürürlüğe konulan yedi plan da beklenen ve hedeflenen kalkınmayı sağlamadı.

Tarım geriledi, sanayi çelimsiz, turizm fakir kaldı.

     Planlı döneme geçmeden önce, 1950 yılında ülke ekonomisi, Kore, Japonya ve Uzak Doğu ülkelerinin tümü, Yunanistan, İspanya ve Portekiz’den daha iyi idi. Avrupa’nın bugün en zengin olan diğer ülkeleri ile aramızda bugünkü gibi çok büyük farklar yoktu. Bugün “Ekonomik İşbirliği ve Kalkınma Örgütü” (OECD) ülkelerinin, (büyük farkla) en alt sırasında yer alıyoruz. Politikacılarımız vatandaşlara moral vermek için, büyük Devlet olduğumuzu ileri sürmekte ve on yıl içinde Avrupa’yı yakalayıp geçeceğimizi söylüyorlar.

Büyük Devlet olduğumuz doğru, ama Avrupa’yı yakalamamız, hatta yaklaşmamız, bile mümkün değil..!..

     24 devletin oluşturduğu, bir milyara yakın insanı kapsayan (OECD) ülkeleri arasında, en kötü beslenen, en az et yiyen, en erken ölen bizleriz. Araştırma geliştirme, bilime katkı, yerleşik halkın patent tescil işlemlerinin en düşük seviyesi bizde. Atatürk’ün Devletleştirdiği veya kurdurduğu tesisler ve işletmeler, planlı döneme geçtikten sonra işlemez oldu. Vergi mükellefinin ödediği vergilerle ayakta duruyorlar. Satmak istediğimiz bazı tesislere alıcı dahi bulamıyoruz. Bir kaçı dışında yüzlerce iktisadi devlet tesekkülü bilançolarını zararla kapatıyor.

     Son on yılda, ekonomik kalkınma hızlarımız oldukça yüksek. Yıllık ortalama 5-6 ‘dan aşağı değil. Avrupa’nın yıllık kalkınma hızının ortalaması yüzde 2 kadar. Bu kadar farklı hızlara rağmen Avrupa’ya yetişmemiz olanaklı değil. Çünkü arayı çok açmışız. Bir kaç tur geride kalmışız. Avrupa’da kişi başına düşen ortalama gelir 20 bin dolar. Onlardaki yüzde 2’lik artış (4000) dolar. Bizim şahsı gelirimiz yılda 3000 dolar civarında, yüzde onluk bir artış elde ettiğimiz de, gelirimiz 3300 dolara ulaşıyor! Avrupa’nın yıllık artışının da altında bir düzeydeyiz.

     Avrupa Birliği ile kendimizi bir zaman dilimi içinde karşılaştırmak amacıyla bilgisayar Excel programına verdiğimiz, Türkiye’nin ve Avrupa Birliği üyeleri ülkelerinin kişi başına düşen (GSMH)’nin son yirmi-beş yıl içindeki gelişmesini ve seyrini yandaki tabloda açıkça görüyoruz.

Avrupa ile aramızdaki makas kapanmıyor, zamanla açılıyor.

Bütün bu olumsuzlukların sorumluğunu “Plan”‘a yüklemek haksızlık olur.

Görüp geçirdiğimiz, yedi dönem beş yıllık kalkınma planlarının hemen hepsi bir önceki dönemde gerçekleşmeyen plan hedeflerinin, bu plan döneminde gerçekleşeceğini vaat ederek yürürlüğe konulmuşlardı.

Neden Bu Durumdayız?

     Çağdaş uygar dünyadan geri kalmış olmamızın asıl nedenini, iş gücümüzün niteliğinde aramalıyız. Eğitim düzeyimiz Avrupa’ya oranla düşük. İlköğretimin mecburi olmasına karşın, hâlâ ülkede milyonlarca diplomasız ve bir o kadar okuryazar olmayan insanımız var. Avrupa alfabe okuryazarlığını çoktan unuttu. Dünyada “Digital” okuryazarlık dönemi hızla yayılıyor. İnsanlarımıza en az Avrupa düzeyinde eğitim vermek mecburiyetindeyiz.

Ülkenin, merkezden vereceğimiz, planlı yönlendirme ile kalkınmasını beklemekten vazgeçmeliyiz.

Kırk yıldan buyana hazırlayıp yürürlüğe koyduğumuz kalkınma planlarının beklenen sonucu vermediği her beş yılda bir sıra ile bir sonraki planlarda açıklanmaktadır.

     VIII’ci beş yıllık kalkınma planı da, daha önce ulaşılmayan hedeflere bu plan döneminde ulaşılacağını vurgulamaktadır. Plan takdim eden yetkililer, uzak bir hedef olarak 2023 yılında: Nüfusunun 83 milyonu geçeceğini kırsal kesimde yaşayanlarında 18 milyona düşeceğini ve en önemli hedefin Türkiye’yi bilgi toplumuna dönüştürmek olduğunu, belirtmektedirler. 14 Ağustos 2000 yılında Resmi Gazetede yayınlanarak kanunlaşan, (VIII. Beş yıllık kalkınma planını sayfalarını çevirdikçe, bu planında diğerlerinin akıbetine uğrayacağını görebiliriz.

     Planın her paragrafı tek bir cümleden oluşuyor. İki veya üç cümlelik paragraf çok az. Her paragrafa bir sıra numarası verilmiştir. Bu bakımdan okunması ve anlaşılması oldukça kolay. Paragrafların önemli bir bölümü, iki hatta üç kez tekrarlanmıştır. Mükerrer paragrafların sayısı yüzden fazla.

Genelde çok sade dille yazılan paragraflar kısa cümlelerden oluşmaktadır.

Örnek olarak:

1244 - Bilgi teknolojilerinde AR-GE Çalışmaları desteklenecektir.

1305 - Tarım ve köy işleri Bakanlığı yeniden yapılandırılacaktır.

1358 - Su ürünleri üretimi artırılacaktır.

1363 - AT Ortak Balıkçılık politikasına uyum esas alınacaktır.

     Planın genel yapısında, bundan önceki dönemde, plan hedefine ulaşılmamasının nedenleri tek tek açıklanmakta ve ardından (amaçlar, ilkeler ve politikalar) bölümlerinde bu plan döneminde hepsinin gerçekleşeceği kayıt edilmiştir.

EĞİTİM’İN PLANDAKİ YERİ

Eğitimin önemi ve olumsuz yönlerine geniş yer verildiği görülüyor.

Eğitimin amacı üç ayrı yerde, (eğitimin amacı, eğitim sisteminin temel amacı ve amaçlar, ilkeler ve politikalar, başlığı altında ayrı biçimlerde ifade edilmiştir. (madde 186-675-779). Ayrıca, plan ekindeki, “Temel Amaçlar ve Stratejisi” bölümünde 42. madde de: “Eğitim sisteminin temel amacı” bir kez daha vurgulanmaktadır.

Eğitimin amacı 2547 sayılı (YÖK), ve 1739 sayılı Milli Eğitim Temel Yasalarında bunlardan daha farklı biçimde belirtilmiştir.

Eğitimden sonra tarıma da geniş yer verilmiştir.

Son olarak planı hazırlayanların affına sığınarak anlayamadığımız bir noktaya işaret etmek istiyorum.

Kalkınma Planından (çalışma hayatı) bölümünde aynen:

956 - Tarım ve Orman işçilerini kapsayacak ayrı bir tarım iş kanunu çıkartılamamıştır.
Amaçlar, ilkeler ve politikalar bölümünde, aynen:

973 - Tarım iş kanunu çıkartılacaktır. Diye vurgulama yapılıyor.
Tarım iş kanunu zaten var. Hem de iki tane. Tarım işlerinde sürekli olarak çalışan, diğeri de geçici olarak çalışanlar için olmak üzere iki yasa var

     2926 sayılı yasa tarımda kendi adına ve hesabına çalışanları zorunlu olarak bu kanun kapsamına olmaktadır. Bağ-Kur’un yürüttüğü bu yasaya prim ödeyen 811.709 sigortalı var, 86.202 kişi yaşlılık ve yetim maaşı almaktadır.
2925 sayılı tarım işçileri Sosyal Sigortalar kanunu SSK tarafından yürütülmekte 250.000’den fazla işçi prim ödemektedir.
Emekli Sandığı, SSK, Bağ-Kur, Tarım iş kolu yasaları ve özel sigortalar ile birlikte ülkemiz nüfusunun tamamına yakını Sosyal Yardım Şemsiyesi altına alınmış durumdadır.

     506 sayılı SSK yasasına tabi olan işçilerimizin yarısı sigortalı olarak çalışmakta, diğer yarısı kapsam dışında kalmıştır. Aktif prim ödeyenlerin sayısı 5 milyona yaklaşırken, kaçak olarak sigortasız çalışanların sayısının 4 milyon civarında olduğu tahmin edilmektedir. DPT’nin mesaisini var olan, tarım iş yasası yerine, sosyal güvenliği olmayan 4 milyon vatandaşımız için ayırmalı idi.

SON SÖZ: Kanunu bilmemek mazeret sayılmaz.






--------------------------------------------------
1. Peter F. Drucker (Yeni Gerçekler)
İş Bankası Yayını 1992

2. Aynı Eser

3. K. Mortan ve C. Çakmaklı (Kalkınma arayışları) 1987