Planlı Kalkınma ve Eğitim

geri dön

Eğitim sorunları çözülmedikçe ekonomik kalkınma dahil hiçbir sorunumuzu çözemeyiz

Planlı kalkınma ve eğitim

Birleşmiş Milletler'ce her yıl dünya genelinde yapılan insansal gelişme değerlendirmesinde, alt kategoride, Afrika ülkeleri arasında yer alıyoruz. Otuz beş yıldan beri planlı kalkınma çabası içinde olduğumuz halde bir türlü kalkınamadık.

Refah düzeyinin yükseltilmesi için yapılan planların işe yaramadığı dünyanın her yerinde görünür oldu. Sovyetler Birliği'nin kalkınma planlarını zorla uygulattığı Macaristan ve Polonya, Avrupa'nın en fakir ülkeleri durumunda.

Geri kalmışlığımızın asıl nedenini, işgücümüzün niteliğinde aramamız gerekiyor. Eğitim sorunlarını çözmedikçe, ekonomik kalkınma dahil hiçbir sorunumuzu çözemeyiz.

Dünyadaki hızlı yapısal değişimler ve bunların ortaya çıkardığı rekabet ve uluslararası bağımlılık sürecinde Türkiye'nin çağı yakalamak için köklü yapısal değişim ve toplumsal dönüşümlere zorlandığı bir ortamda Devlet Planlama Teşkilatı'nca (DPT) hazırlanan VIII. Beş Yıllık (2001-2005) Kalkınma Planı, TBMM'de görüşülerek (yasa) olarak yürürlüğe girdi. Otuz beş yıldan beri planlı kalkınma çabası içinde olduğumuz halde bir türlü kalkınamadık. Batı bizi hâlâ kalkınmakta olan ülke olarak görüyor.

Birleşmiş Milletler'in yaptığı değerlendirmede insani gelişme kriterlerinde çok gerilerde yer aldığımız bir gerçek. Bunca emek ve çabaya rağmen hâlâ kalkınmamızı tamamlayamamış olmamızın nedenleri üzerinde durmamız gerekiyor. Planlar mı yetersiz yoksa başka sebepler de var mı?

Gerçeğe yaklaşabilmek için planlar üzerinde kısa bir gezinti yapmak yeterli olacaktır. Bundan önceki VII. Beş Yıllık Kalkınma Planı'nın ana hedeflerinden biri, plan döneminde Avrupa Birliği ile aramızdaki gelir ve verimlilik farklarının süratle kapatılması idi. Yeni VIII. Beş Yıllık Kalkınma Planı'nda bu amaca ulaşılamadığına işaret edilmektedir.

Ülke refahının arttırılmasının, insan gücünün, düşük katma değerli faaliyetlerden ileri teknoloji kullanımı gerektiren yüksek katma değerli faaliyetlere kaydırılmasına ve verimliliğin süratle arttırılmasına bağlı olduğuna işaret edilmişti. Bu amaçla eğitim-öğretim, bilim ve teknoloji politikaları ile ekonomik ve sosyal yapıda köklü değişiklikler yapılacaktır, denilmişti. 2000 yılı aralık ayı sonuna kadar yürürlükte bulunan VII. Beş Yıllık Kalkınma Planı'nın ''Temel Amaçlar ve İlkeler'' bölümünün girişinde, ''İyi eğitilmiş genç nüfus, 2000'li yıllarda Türkiye'nin en büyük avantajı olacaktır'' görüşüne yer verilmişti.

Eğitim düzeyinin yetersizliği

Bu görüş, eskilerin tabiri ile ''malumu ilam'' etmekten ibaretti. Başka bir yenilik yok. Plandaki bu tanımlamaya Osmanlı paşası ''Marko Paşa'' nın deyimiyle ''Peki ama ne'' demek geliyor içimden. Plan devamla, ''Bu nedenle milli değerleri özümseyebilen ve evrensel değerlere açık, bilgi üretimine katkıda bulanabilen ve bilgiyi yaratıcı biçimde kullanabilen insan gücünün yetiştirilmesi gerekmektedir. Böylece verimliliği ve refahı arttırmak mümkün olacaktır'' görüşünü sergiliyor ve ardından Eğitim Reformu bölümünde, ''Nüfusun eğitim düzeyinin yetersizliği devam etmektedir'' gerçeğini ortaya koyuyordu. Planlı kalkınma düşünceleri, ilk kez bizde Atatürk döneminde gündeme gelmiş ise de etkili ve verimli uygulama olmamıştı. Planlı kalkınmanın dünya genelinde yaygınlaşması, Sovyetler'in, ''sosyal demokrat planlamaları'' ile elde edildiği bildirilen parlak sonuçların yayılmasından sonra olmuştu.

Sovyetler'den geri kalmamak için 1950'de ABD Başkanı Harry Truman 'ın, dünyada azgelişmiş ülkelere yapılacak teknik ve ekonomik yardımın Amerika'nın 4'üncü hedefi olarak alındığını açıklaması ve bu ülkelerin hemen kalkınma sürecine gireceğini öne sürmesi heyecan yaratmıştı.

Daha sonra Başkan John F. Kennedy , Meksika'dan Arjantin ve Patagonya'ya kadar Güney Amerika ülkelerindeki yoksulluğu yok etmek amacıyla 10 yıl içinde bir program uygulayacaklarını ilan etmişti. (1) İlgiyle, sevinçle ve umutla karşılanan her iki plan hiçbir işe yaramadı, ilerleme ve gelişme olamadı, umutlar boşa çıktı.

Amerika ve Avrupa'da gelişmekte olan sanayinin korunması ve gelişme için yapılacak planların işe yaramadığı ortaya çıkınca Batı dünyası planlı kalkınmayı sorgulamaya başladı. Gerçekte Sovyetler'de uygulanan planlı kalkınmadan beklenen sonuç alınmadığı gibi ülke ekonomisinin daha gerilere gittiği de ortaya çıkmıştı.

Refah düzeyinin yükseltilmesi ve yaygınlaştırılması için yapılan planların işe yaramadığı dünyanın her yerinde sıkça görünür oldu. Orta Avrupa, Sovyetler'in kalkınma planlarını zorla uygulattığı Çek, Macar ve Polonya, Avrupa'nın en fakir ülkesi olma durumundan hâlâ kurtulamadılar.

Komünist planlamacılığının dışındaki yol gösterici planlar da insanların ve ülkelerin yararına olacak iyi durumları verememiştir. İngiltere'deki ''London School of Economics'' in İngiltere'nin Afrika'daki sömürgelerinin kalkınması için hazırladığı kalkınma planlarının, o ülkelerin üretim ve verimlilik alanında felaket ölçüsünde gerilemesinin ana nedeni olduğunu ekonomi tarihinden öğreniyoruz. Altmışlı yıllardan sonra ne Sovyet usulü planlama ne sosyal demokrat planlama ve ne de dış yardımla ülkelerin kalkınmasının sağlanamayacağı anlaşılmıştı. Fransa emredici plan yerine, yönlendirici planlamayı denemek istedi ise de bu girişiminden 1965'te vazgeçmek zorunda kalmıştı. (2)

Sovyetler'in ''planlı kalkınma'' propagandalarına inanan Batılıların, başlattıkları plan uygulamalarından vazgeçmeye başladıkları yıllarda ülkemizde ''planlı kalkınma'' modelleri yeni gündeme gelmişti. Gerçekten ülkemizin kalkınması için mali yardım yapan Batılı mali odakların önerisiyle 1963 yılı için ''Birinci Kalkınma Planı'' uygulanmaya konuldu ise de plana uyulmadığı için bir sonuç alınamadı.

Planlı kalkınmanın başlangıcı

27 Mayıs 1960 günü ülkeyi ekonomik ve sosyal kargaşaya ve kardeş kavgasına götürüyorlar gerekçesiyle Silahlı Kuvvetler yönetime el koymuştu. Yeni hükümet, yayımladığı bir bildiride ekonomik kalkınma için bir plan yapılacağını açıklamıştı.

Demokrat Parti döneminden beri kalkınma planları için hükümetle işbirliği yapmakta olan planlama uzmanı Prof. Tinbergen ile Dr. Koopman 'ın önerisi ile ihtilal hükümeti, 5 Eylül 1960 günü Başbakanlığa bağlı bir müsteşarlık olarak görev yapacak olan ''Devlet Planlama Teşkilatı'' nın (DPT) kurulduğunu Resmi Gazete'de ilan ederek duyurmuştu.

DPT'nin kuruluş gerekçesi

DPT'nin kuruluş gerekçesi: ''Uzun vadeli iktisadi gelişme planını hazırlamak ve icrasını koordine etmekti.'' Bunun için ilk hedef: a) İktisadi iştiraklerin sağlanıp sürdürülmesi, b) Zorunlu gelişme hızının saptanması için gerekli önlemlerin alınması, c) Kişi başına düşen milli gelirleri doyumlu (yeterli) bulunan ülkelerle Türkiye arasındaki farkın dengelenmesi öngörülüyordu.

DPT'nin tek işi, kadrosunu oluşturmaktı. Uzman ve uzman yardımcılığı için yurtdışına adam gönderilirken Genelkurmay'da askerlik görevini yapmakta olan, çeşitli dallarda yetişmiş elemanlardan da yararlanılıyordu. Turgut Özal ve Süleyman Demirel de bunların arasındaydı. (3)

DPT, Birinci Beş Yıllık Kalkınma Planı'nı yaparken siyasi kadroların ve askeriyenin kıskacı altında idi.

Kastelli'nin Doğuşu

Plan uygulamaları için dış yardımdan başka, iç paranın da bulunması gerekiyordu.

Başbakanlık Müsteşarı Hilmi İncesulu , borç para kaynağı olarak maaş ve ücretlerden belli oranda kesinti yolu ile para toplanmasını ve karşılığında ''Tasarruf Bonosu'' adıyla belge verilmesini önerir. Maliye Bakanlığı ve DPT buna karşı oldukları halde Devlet Başkanı Orgeneral Cemal Gürsel bu parlak fikri (!) beğendiği için Maliye Bakanı Ekrem Ali Can , bakanlık görevinden istifa etmişti. Yerine gelen yeni Maliye Bakanı Kemal Kurdaş , bunu kolay borç para bulma yolu olarak, ''Tasarruf Bonosu'' uygulamasını ''Kalkınmanın etkili finans aracı'' olarak yürürlüğe koyar. Ayda 300 liradan çok geliri olan herkesten ve devletçe müteahhitlere yapılacak her ödemeden kesilecek olan paralar karşılığında bir ''Tasarruf Bonosu'' verilmeye başlanmıştı. Tasarruf Bonosu ile ve dış yardımla bulunan borç paralarla da 1. Beş Yıllık Plan, hedefine ulaşamadı.

Esasen geçim sıkıntısı içinde olan memur ve işçiler, bu kesinti yüzünden daha da zorlanmaya başlayınca ellerindeki ''Tasarruf Bonoları'' nı paraya çevirmek için çok düşük fiyatla satmaya başladılar. Trabzon'un Sürmene ilçesi Kastel köyünden ne iş olursa yapmak üzere İstanbul'a gelen Cevher Özden , memurların ellerindeki Tasarruf Bonoları'nı üzerinde yazılı değerin yarısına toplamaya başladı. İlerde gelecek nemadan vazgeçenler geçici ve küçük bir ferahlığa kavuşurken bonoları toplayan ve sonradan köyünün adı ile, ''Kastelli'' olarak ün yapan Cevher Özden, Maliye'nin bu yanlış kararı yüzünden bankerlik mertebesine yükselmişti.

Birinci 5 Yıllık Kalkınma Planı'ndan sonra hazırlanıp yürürlüğe konulan yedi plan da beklenen ve hedeflenen kalkınmayı sağlamadı. Tarım geriledi, sanayi çelimsiz, turizm fakir kaldı. Bugün ''Ekonomik İşbirliği ve Kalkınma Örgütü'' (OECD) ülkelerinin (büyük farkla) en alt sırasında yer alıyoruz. Politikacılarımız, vatandaşlara moral vermek için büyük devlet olduğumuzu ileri sürüyor ve on yıl içinde Avrupa'yı yakalayıp geçeceğimizi söylüyorlar.

Avrupa'yı yakalamak

Büyük devlet olduğumuz doğru, ama Avrupa'yı yakalamamız, hatta yaklaşmamız bile mümkün değil!.. 24 devletin oluşturduğu, bir milyara yakın insanı kapsayan (OECD) ülkeleri arasında en kötü beslenen, en az et yiyen, en erken ölenler bizleriz.

Son on yılda, ekonomik kalkınma hızlarımız oldukça yüksek. Yıllık ortalama 5-6'dan aşağı değil. Avrupa'nın yıllık kalkınma hızının ortalaması yüzde 2 kadar. Bu kadar farklı hızlara rağmen Avrupa'ya yetişmemiz olanaklı değil. Çünkü arayı çok açmışız. Birkaç tur geride kalmışız. Avrupa'da kişi başına düşen ortalama gelir 20 bin dolar. Onlardaki yüzde 2'lik artış 4000 dolar. Bizim şahsi gelirimiz yılda 3000 dolar civarında; yüzde 10'luk bir artış elde ettiğimizde gelirimiz 3300 dolara ulaşıyor! Avrupa'nın yıllık artışının da altında bir düzeydeyiz.

Bütün bu olumsuzlukların sorumluluğunu ''Plan'' a yüklemek haksızlık olur.

Neden bu durumdayız?

Çağdaş uygar dünyadan geri kalmış olmamızın asıl nedenini, işgücümüzün niteliğinde aramalıyız. Eğitim düzeyimiz Avrupa'ya oranla düşük. İlköğretimin mecburi olmasına karşın hâlâ ülkede milyonlarca diplomasız ve bir o kadar okuryazar olmayan insanımız var. Avrupa alfabe okuryazarlığını çoktan unuttu. Dünyada ''Digital'' okuryazarlık dönemi hızla yayılıyor. İnsanlarımıza en az Avrupa düzeyinde eğitim vermek mecburiyetindeyiz. Kırk yıldan bu yana yürürlüğe koyduğumuz kalkınma planlarının beklenen sonucu vermediği, her beş yılda bir sıra ile bir sonraki planlarda açıklanmaktadır. VIII. Beş Yıllık Kalkınma Planı da daha önce ulaşılmayan hedeflere bu plan döneminde ulaşılacağını vurgulamaktadır. Plan takdim eden yetkililer, en önemli hedefin Türkiye'yi bilgi toplumuna dönüştürmek olduğunu belirtmektedirler.

Planın her paragrafı tek bir cümleden oluşuyor. İki veya üç cümlelik paragraf çok az. Her paragrafa bir sıra numarası verilmiştir. Bu bakımdan okunması ve anlaşılması oldukça kolay. Paragrafların önemli bir bölümü iki hatta üç kez tekrarlanmıştır. Mükerrer paragrafların sayısı yüzden fazla.

Genelde çok sade dille yazılan paragraflar kısa cümlelerden oluşmaktadır. Örnek olarak: 1244 - Bilgi teknolojilerinde AR-GE çalışmaları desteklenecektir. 1305 - Tarım ve Köy İşleri Bakanlığı yeniden yapılandırılacaktır. 1358 - Su ürünleri üretimi arttırılacaktır. 1363 - AT Ortak Balıkçılık politikasına uyum esas alınacaktır.

Eğitimin plandaki yeri

Eğitimin önemi ve olumsuz yönlerine geniş yer verildiği görülüyor. Eğitimin amacı üç ayrı yerde, ''eğitimin amacı, eğitim sisteminin temel amacı ve amaçlar, ilkeler ve politikalar'' başlığı altında ayrı biçimlerde ifade edilmiştir (Madde 186-675-779). Ayrıca plan ekindeki, ''Temel Amaçlar ve Stratejisi'' bölümünde 42. maddede, ''eğitim sisteminin temel amacı'' bir kez daha vurgulanmaktadır.

Eğitimin amacı 2547 sayılı YÖK ve 1739 sayılı Milli Eğitim Temel Yasalarında bunlardan daha farklı biçimde belirtilmiştir. Eğitimden sonra tarıma da geniş yer verilmiştir. Son olarak planı hazırlayanların affına sığınarak anlayamadığımız bir noktaya işaret etmek istiyorum.

Kalkınma planında ''çalışma hayatı'' bölümünden aynen: 956 - Tarım ve orman işçilerini kapsayacak ayrı bir tarım iş kanunu çıkarılamamıştır. Amaçlar, ilkeler ve politikalar bölümünden aynen: 973 - Tarım iş kanunu çıkarılacaktır, diye vurgulama yapılıyor. Tarım iş kanunu zaten var. Hem de iki tane. Tarım işlerinde sürekli olarak çalışan, diğeri de geçici olarak çalışanlar için olmak üzere iki yasa var. 2926 sayılı yasa tarımda kendi adına ve hesabına çalışanları zorunlu olarak bu kanun kapsamına almaktadır. Bağ-Kur'un yürüttüğü bu yasaya prim ödeyen 811.709 sigortalı var, 86.202 kişi yaşlılık ve yetim maaşı almaktadır. 2925 sayılı tarım işçileri Sosyal Sigortalar Kanunu SSK tarafından yürütülmekte, 250.000'den fazla işçi prim ödemektedir. Emekli Sandığı, SSK, Bağ-Kur tarım işkolu yasaları ve özel sigortalar ile birlikte ülkemiz nüfusunun tamamına yakını sosyal yardım şemsiyesi altına alınmış durumdadır. 506 sayılı SSK Yasası'na tabi olan işçilerimizin yarısı sigortalı olarak çalışmakta olup diğer yarısı kapsam dışında kalmıştır. Aktif prim ödeyenlerin sayısı 5 milyona yaklaşırken kaçak olarak sigortasız çalışanların sayısının 4 milyon civarında olduğu tahmin edilmektedir. DPT mesaisini, var olan tarım iş yasası yerine, sosyal güvenliği olmayan 4 milyon vatandaşımız için ayırmalıydı.

SON SÖZ: Kanunu bilmemek mazeret sayılmaz.

* İstanbul Bilgi Üniversitesi Kurucu ve Vakıf Başkanı

1. Peter F. Drucker, Yeni Gerçekler, İş Bankası Yayını, 1992.

2. Aynı eser.

3. K. Mortan ve C. Çakmaklı, Kalkınma Arayışları, 1987.