Tarih Tekerrür Ediyor

geri dön

Tarih bize,insanların ve yöneticilerin,
Tarihten asla bir şey öğrenmediklerini,öğretir. (W.F.Hegel)
İbret alınsaydı tekerrür etmezdi.

Bugün içinde bulunduğumuz toplumsal ve ekonomik zor koşullar, bize 19. Yüz yılın ikinci yarısında, Osmanlı İmparatorluğunun içine sürüklendiği bunalımları. anımsatıyor

     Yüz elli yıldan bu yana “Batılılaşma”çabasında olan Türk toplumu, ne yazık ki bu gün de amacına ulaşmış değil. Devletin, Hükümetin, Sivil Toplum Örgütlerinin ve halkın ortak amacı, güven içinde daha iyi bir yaşam düzeyine kavuşmak, Atatürk’ün gösterdiği hedef olarak, çağdaş uygarlık düzeyini yakalamak olduğu halde, beklediğimiz gelişme, olmadığı gibi gün geçtikçe Avrupa ile aramızın, ekonomik ve sosyal yönden açılmakta olduğunu görerek kahırlanıyoruz. İçinde bulunduğumuz, ekonomik sıkıntılar ve bunalımlar, ne bugünkü yöneticilerin ve ne de topumun eylemsizliğinden kaynaklanmıyor.

     Toplumun da, doğa gibi, kendine özgü yasalara bağımlı olarak geliştiği ve bunların da, doğa yasaları gibi, belli şartlar oluşturulmadıkça aynı sonuçları verdiği bilimsel bir gerçek olarak kabul edilmektedir. Tarihsel ya da toplumsal yasalar, insansal etkinliğin genel yönelişini belirler. Tarihsel yasalar insan bilincinden ve iradesinden bağımsızdır.

     Tarihin doğal bir süreç olduğunu ilk söyleyen tarihçi, İbni Haldun olmuştur. Bugünkü tarih anlayışımız, İdealist tarih anlayışının ileri sürdüğü gibi, toplumsal olayların nedeni, liderleri değil, üretim faaliyetlerinde bulunan halk yığınlarıdır. Toplumsal olaylar toplumun kendisinden kaynaklanır. Toplumlar tarihi kendi keyiflerine göre yönlendiremezler. Toplumsal tarih, üretim güçleri ve üretim ilişkileri ile kendilerinden önceki kuşaklarca belirlenmiştir. İnsanlar, dilediği ortamda değil, önceden belirlenmiş koşulları taşıyan ortamda doğarlar. Toplumlarda değişiklik meydana getirmek uzun soluklu bir süreçtir.

TÜRK TOPLUMUNDAKİ DURGUNLUĞUN NEDENLERİ

     İki yüz yıldan beri kalkınma arayışları ve çağdaşlaşma girişiminde bulunan ülkemizin, bu başarısızlığının nedenlerini, toplumu oluşturan, insan kalitesinde ve üretim araçlarında aramak gerekir. Osmanlı imparatorluğunun gerçek anlamda bir eğitim düşüncesi ve programı yoktu. Medreseler, üretimle ilgilenmez, doğa insan ilişkileri ve doğaya egemen olma ve gereksinmelerini doğadan elde etme, konusunda bilgileri de yoktu. Ayrıca, medreselerden icazet alan mezunlar sayıca çok az olduğu gibi devlet hizmetinde görev alıyorlardı.

     Bilimsel araştırma yapmak isteyen ve yenilik peşinde koşanlara da normal adam gözü ile bakılmıyor ve toplumdan dışlanıyordu.Avrupa’dan geri kalmakta olduğumuzu fark eden ilk kişi, III. Selim idi. Yaptığı yenilikler, toplum hazır olmadığı için tepki yarattı. Cahil bir Çavuş olan Kabakçı Mustafa’nın peşine takılan yeniçeriler ve halk, onu tahttan indirdiler. Yapmakta olduğu (Nizamı cedit) adı ile anılan, yenileşme hareketleri, kafirlikle eş değer görüldüğü için bir yıl sonra, aynı cahil bırakılmış halk tarafından öldürüldü. Tepeden yapılan yenileşmeyi, cahil halk tabakaları kabul etmiyordu.

     Sultan II.Mahmut, 6-7 yaşındaki çocukların, mektebe gönderilmeyerek, iş öğrenmek üzere usta yanına verilmesini, (1825) fermanı ile, yasaklamıştı. “ İş böyle giderse, ilahi bir dayak yenileceğini uyarmak isterim.” diyerek uyarıda bulunmuştur. Bu ferman dünyada ilk kez, temel eğitim mecburiyeti getirmesi bakımından çok önemlidir. İmparatorluğun yenilikçi kadroları da, bu yenilikçi padişahın uyarısına kulak asmadılar. Nitekim, hemen o yıllarda okunan, Tanzimat fermanında, eğitimle ilgili tek cümleye rastlanmadı. Yüz yılların geleneği sürüp gidiyordu. Sultan II. Mahmut’un 1825 tarihinde, ilköğretim mecburiyetini içeren fermanın ilanından, çok değil otuz yıl sonra, Padişahın işaret ettiği, ilahi tokadı, fakirleşerek yemeğe başladık. 1854 yılında ilk kez, batılı hasımlarımıza avuç açarak borç para almak mecburiyetinde kaldık.Kırım savaşı ile birlikte 1854 yılında, dış borç almaya başlayan Osmanlı İmparatorluğu, bir daha borç ve faiz sarmalından kurtulamadı. Sultan, II. Mahmut’un işaret ettiği, son ilahi tokat, Osmanlı İmparatorluğunu sona erdirmiştir.

DIŞ DÜNYAYA KAPALI EĞİTİM YETERSİSDİ

     Medreseler dinsel ağırlıklı eğitim veriyordu. Matematik ve coğrafya ile yalnız askerler ilgileniyordu. O da çok yüzeyseldi. Coğrafya bilgisi yeterli olmayan yöneticilerin, 1770 yılında, Venedik Cumhuriyetine verdiği bir notada, Rus donanmasının, Baltık denizinden Adiryatik’e geçişine izin verilmesinden yakınıyorlardı. Tophanedeki Askeri okulda bir subayın, Fransız öğretmene, “üçgenin iç açılarının toplamı üçgenine bağlıdır.” şeklindeki cevabı, eğitim kalitesine birer örnek olarak sık, sık tekrarlanmakta idi. Askerlikle ilgili bilgilerin, batıdan alınması bile sınırlı idi. Çünkü batının bilgileri, Osmanlı için “kafirlikle” eşdeğerdi.Osmanlı İmparatorluğunun çöküşünü hazırlayan iç etkenler arasında, yönetimsel ve dinsel nedenlerin yanında , artan dış borçlar ve sanayileşmeye geçememiş olması sayılabilir.

HESAPSIZ BORÇLANMANIN AŞAMALARI VE SONUÇLARI

     Osmanlı İmparatorluğunun,1854 yılında başlayıp yıkılışına kadar devem eden, dış borçlanmalarını ve borçtan kurtulamama süreçlerini, tarihi gerçekler karşısında şöyle özetleyebiliriz.

a) 1854-1875 arası 20 yılda, 16 kez dış borç alındı.
b) Borç olarak alınan paralar, yatırıma gelir getirici işlere değil, Tüketim mallarına, Silah alımı, Kışla yapımı, gibi işlerde çarçur ediliyordu.
c) Borç ödeyebilmek için yeni borç alınıyordu.
d) 1875 de, dış borçlarını ödeyemeyeceğini ilan ederken; Gelir 22, ihracat 19, kısa vadeli borç 16 milyon Sterling idi. Gelirin yüzde 72 si borca gidiyordu.
e) Lozan Konferansında, Osmanlının kalan borcu 130 milyon lira olarak saptandı. Bağımsızlığını kazanan ülkeler çıkarılınca, 85 milyon lirayı ödemeyi, Yeni Cumhuriyet kabullendi.
f) Yabancı uyruklu girişimcilerden, vergi alınmadığı için, ülkedeki Rum, Ermeni gibi, gayri Müslim, tüccar ve sanayiciler, Avrupa’da başka bir ülkenin uyruğuna geçerek vergiden kurtuluyorlardı.
g) Vergi gelirinin yükü tarımdan alınan “Aşar vergisi”nde idi.
h) Yabancı uyruklu girişimciler, Liman, Demiryolu, Posta İşletmesi, Eğitim,Sağlık, Sigorta, İç-dış Ticaret, Lotaryacılık, su sağlanması gibi alanlara yatırım yapıyorlardı. Almanlar Demiryolu, Fransızlar Tütün tekeli elde etmişlerdi.
i) Batılıların istemi üzerine, Hukukta yeni düzenlemeler gündeme geldi. Başta Anayasa, Ceza Kanunu, Deniz Ticaret Kanunu, Ticaret Mahkemeleri nizamnamesi yürürlüğe konuldu.

     Hesapsız borçlanan Osmanlı yönetiminin, 1873-74 yıllarında, borç alabilmek için, ihraç ettiği kağıtların, nominal değerlerinin, ancak yarısından biraz fazlası hazineye net olarak girebiliyordu. 1875 yılına gelindiğinde, bütçe açıkları nedeni ile yeni bir borçlanmaya gidilemeyeceğini anlayan yönetim, ancak borçlarının yarısını ödeyebileceğini ilan etti.

     Ardından Rus- Osmanlı savaşı da ağır mali yükler getirince, Osmanlı devletş çaresiz kaldı. 20 aralık 1881’de, ünlü Muharrem Kararnamesi ile, Duyun-u Umumiye idaresi resmen kuruldu. Yabancı temsilcilerin de üye olarak bulunduğu, bu kurum, Osmanlı Devletinin bazı vergilerini topluyor ve alacaklıların hesabına mahsup ediyordu. Borçlanma,birinci dünya savaşına kadar devam etti ve sonuçsuz bir serüven halinde Lozan’a kadar sürdü. Devletin azalan gelirini karşılamak üzere, vergi oranları artırılmış ve bazı yeni vergiler getirilmişti Vergiden başka bir şey düşünemeyen yönetim, otoritesini de kaybetmeye başlamıştı. Basım evlerini günah, koleraya karşı konmak istenen “Karantinanın” dine aykırı olup olmadığını araştıran, önceleri Fese sonraları, Fesin yerine konmak istenen şapkaya karşı çıkan dinsel bağnazlığın, devlet yönetiminde geçerli olması, devletin çöküş nedenlerinin başında gelir.

Ülkede Modern ve Çağdaş Okulların Kurulmasının sonuçları.

     Bütün bu olumsuzlukların yanı sıra, borç para veren batılıların baskısı ile ülkenin her yerinde kurulmaya başlan modern okulların, ülkede aydın kadroların oluşmasına yol açtığı yadsınamaz. 66 yıl devam eden borçlanmaya koşut olarak aynı sürede kurulan, modern ve çağdaş eğitim veren okulların sayısı bine yaklaşmıştı.Yüz yıllarca okul yüzü görmeyen Osmanlı toprakları, suya hasret topraklar gibi, modern okullar için bir cazibe merkezi idi. sayıları bine yaklaşan bu okulların, Galatasaray, Robert, Üsküdar, Tarsus Amerikan Kolejleri bu gün hala ülkenin en beğenilen okullarının başında gelmektedirler. Robert Kolejden yetişen pek çok aydınımızla birlikte, Türkiye ve Bulgaristan’a da Başbakan yetiştirmiştir. Galatasaray Lisesi mezunları arasından, Türkiye, Yunanistan ve Bulgaristan devlet adamların çokluğunu gururla anmaktayız.Yabancı uyruklu girişimcilerin kurduğu, okullarla birlikte, Devletin kurduğu modern okullar o güne kadar, görülmemiş bir hızla ülke için aydın adam yetiştirmekte idi. Sayıları ve etkinlikleri artan bu aydınlar, Atatürk’ün önderliğinde ülkeyi, meşruti yönetimden, Cumhuriyet yönetimine geçirdiler.

CUMHURİYETİN İLK YİRMİBEŞ YILINDAKİ GELİŞMELER

     Cumhuriyeti kuran aydınlar, devlet yönetiminde, dinsel kurallardan kaynaklanan yasaları ortadan kaldırdılar. Daha kurtuluş savası devam ederken Atatürk, Ankara’da eğitim şuraları kurarak eğitimi ön plana çıkarıyordu. Atatürk devrimlerinin ana dönemi, 1923 ile Atatürk’ün ölüm yılı olan 1938 yılı arasındaki süredir. Bu sürede toplumun çehresi, 600 yıllık geçmişinde görmediği kadar büyük değişikliklere uğradı. Hukukta, kılık kıyafette, takvimde ve alfabede köklü değişiklikler yapıldı. Laikliğin kabulü ile imam hatip okulları, ilahiyat fakülteleri ve medreselerin kapatılması ile, modern pozitif düşünceye dayalı eğitime bu dönemde geçildi.

     Genç Cumhuriyetin aydın kadroları, Osmanlıdan devraldıkları 85 milyon liralık borcu ödemekte ve ulusal sanayi kurmakta adeta mucizeler yarattılar. Bu sürede Avrupa yüzde 9 dokuz gelişirken, Türk ekonomisi yüzde 95’lik bir gelişme elde etmişti. Ekonomi hızla büyürken, bütçe açık vermedi. Enflasyon yoktu.

     Cumhuriyetin ilk yıllarında okuma yazma bilenler yok denecek kadar azdı. Başlatılan eğitim seferberliği ile 1935’te okur-yazarlık oranı yüzde 19.2 iken, 1950 de 32.5’a yükselmişti. Şehirlerdeki halkın eğitimi için Halkevleri, kırsal kesimin ve tarımın geliştirilmesi için Köy Enstitüleri kurulmuştu. Tekkeler ve zaviyeler kapatılmış, kılık kıyafet devrimi yapılmıştı. Yabancıların elindeki,Demiryolları, Denizyolları, Tütün işletmeleri, PTT,Havagazı işletmesi gibi alt yapı tesisleri devletleştirildi. Kapitülasyonlar kaldırıldı. 1946 da başlatılan demokrasiye geçişten sonra ilk seçimde iktidar, büyük bir farkla el değiştirdi.

DEMOKRASİYE GEÇİŞLE BİRLİKTE GELİŞEN OLAYLAR.

     Demokrat Partinin iktidara gelmesiyle birlikte, halktaki demokratik görüşe ve ATATÜRK İnkılaplarına ters uygulamalar hızlı bir şekilde başlamış ve sürmüştür.Önce, devrimin Laiklik ilkesi, “dinsizlik” ve “din düşmanlığı olarak yorumlanmış ve halka inandırılmaya çalışılmış, Ezan yeniden Arapça okunmaya başlanmış. 1945 de arı Türkçeleştirilen Anayasadaki sözcükler yeniden 1924 anayasasındaki metne döndürülmüştü. Devlet dairelerinin adları Arapça’ya çevrilmişti.Devrimlerin meydana getirdiği tüm kuruluşlar hücuma uğramıştı. Halkevleri ve Köy Enstitüleri kapatılmıştı. İlahiyak Fakülteleri ve İmam Hatip okulları yeniden açılmış, okullara din dersleri yeniden konulmuştu. Tam anlamıyla bir karşı devrim başlamıştı. Ne var ki bu karşı devrimi başlatanlar, halkın düşüncesini yansıtmıyordu. Çoğunluk,hala batı uygarlığından yana idi. Osmanlı yönetimine ilgi duyanlar azınlıkta idi. Eğitimden yoksun fakir halkın oyunu almak düşüncesi ile, İmam Hatip Okulu açmada yöneticiler yarışır gibiydi. Bugün ülkede 604 imam Hatip lisesinde 134.500 öğrenciye karşılık, 46 Fen lisesinde 9.900 öğrenci bulunuyor. Ülkenin geleceğini etkileyecek olan Eğitim cephesinde durum böyle iken, mali kesimde ki durum çok tehlikeli bir şekilde gelişmekte olduğu gözleniyor.Sayıştay’ın 2000 yılında yayınladığı raporunda çok ağır uyarılar var. Devlet, Hükümet ve tüm Kamu kuruluşlarını muhatap alan rapordaki eleştirilere cevap veren olmadı. Sayıştay’ın 2000 yılı Mali Raporunda bazı satır başları şöyledir:

  • Türkiye dış borçları bakımından, ağır borçlu ülkeler arasında yer almaktadır.
  • Dış borç Stoku artmaktadır. Negatif transfer yapılmaktadır.
  • Dış borçlanma ile ülkeye katkı sağlamak oldukça güç. Refah kaybına yol açmak ise kolay ve sık karşılaşılan bir durumdur.
  • Dış proje kredilerinin verimsiz kullanılması sonucu, geri ödeme potansiyeli oluşturulmamaktadır.
  • Değişik sürelerde alınan toplam 116 milyon dolarlık dış kredinin nerelerde kullanıldığı ve sarf yeri belli değildir.

         Hükümetimizin içinde bulunduğu bu zor durumun sorumlusu, şüphesiz bugünkü iktidarlar değildir. Cumhuriyet devrimlerine karşı bir tutum içinde olan, Osmanlı yönetimine özlem duyan, aldığı dış borçları çarçur ederek ülkenin borç batağına sürüklenmesine yol açanların ve onu sürdürenlerindir.

         İkinci Dünya Savaşından sonra Avrupa’nın, yeniden imarı için başlatılan, ABD’nin Marshall planı çerçevesindeki yardımdan alınan paralar ve borçlanmalar, karayolları yapımına ve cari işlemlere harcandığı için, ülkede beklenen kalkınma olmadı gibi, borçlanma sürüyordu. Avrupa ve Japonya aynı yardımla, savaşta yakılıp yıkılan yerlerini onarmış sanayini yeniden işler hale koymuş ve yeni teknolojiler geliştirmişti. Avrupa’daki gibi yetişkin, teknik ve idari kadrolarımız olmadığı için, Marshall yardımını iyi değerlendiremedik. Avrupa Üniversitelerini, Osmanlının tarih sahnesine çıkmadan önce kurmuş ve yüz yıllar boyu gelişen üniversiteler, özerkliklerini elde etmişlerdi. Ülkelerinin gereksinimi olan, Bilim adamı, teknik kadroları ve yöneticileri yetiştiriyorlardı.

         1933 de kurulmaya başlayan üniversitelerimizin sayısı 73 ü geçtiği halde, talebi karşılamaktan uzak bulunuyorlar. Üniversiteye girmek isteyenlerin ancak, dörtte birine, okuyacağı bir yer gösteriliyor. Her yıl bir milyondan fazla genç üniversite kapılarından geri çevriliyor. Mezun olanlar nicelik ve nitelik bakımından, bugünkü dünya şartları karşısında ülke kalkınmasına yeterli değil. Ülkedeki eğitim yıllarını, nüfusa böldüğümüzde, kişi başına 3.5 yıl düşüyor. Yani henüz ilkokulu bitirmemiş bir toplum durumundayız.

    BUGÜNKÜ BORÇLANMA DURUMUMUZ OSMANLI’NIN BORÇLANMASİ İLE BENZER DURUMDA


         Teokratik bir anlayışla ülkeyi yönetmek isteyen ve batılıları, kafir sayan Osmanlı yönetimi ile, Cumhuriyet dönemindeki borçlanma süreçleri çok yakın bir benzerlik ve koşut içinde bulunuyorlar. Osmanlının İlk dış borç alma tarihi olan 1854 den yıkılışına kadar geçen 66 yıllık sürede ki olayları, yukarda maddeler halinde görmüştük. Cumhuriyet döneminde ki dış borçlanma ile ilgili aşamalar ve gelişmeleri sırası ile şöyle özetleyebiliriz:

        aa) Marshall yardımı ile başlayan dış borçlanmamız, 110 milyar doları aştı. İMF borç              alabilmekiçin bugüne kadar 17 kez niyet mektubu verdik.

        bb) Borç olarak alınan paralar, gelir getirici ekonomiye katkısı olan işlere Yatırmadık. Büyük bir kısmı,            tüketim mallarına, cari harcamalara, Savunmaya ve geri dönüşü olmayan işlere harcadık.

        cc) Borç ödemek için yeni borçlar almaya mecbur olduk.

        dd) Bugünkü borçlanmamız milli gelirin yüzde yetmişini buldu.

        ee) Osmanlı’dan devralınan 85 milyon liralık borcun son taksiti 1954’de ödenerek tasfiye edildi.

        ff) Vergi yükünün ağırlığı yüzünden, sanayicilerimiz iş yerlerini Bulgaristan ve Romanya’ya nakletmeye         başladılar. Yeni yatırımlar bu ülkelere yapılıyor.

        gg) Köylüden alınan aşar vergisi kaldırıldı. Köylüden vergi alınmıyor. Üstelik, parasal yardım yapılıyor

        hh) Cumhuriyetin ilk yıllarında, yabancıların elinden alınarak devletleştirilen alt Yapı ve diğer ekonomik          işletmeler, yeniden yabancılara satılıyor.

        ii) Batılıların istemi üzerine, başta Anayasa olmak üzere diğer yasalarda, batıya uyum için değiştiriliyor

    Biz bunları daha önce Osmanlı döneminde aynen yaşamıştık.

          Büyük marketlerde, çok süslü ambalajlar içinde paketlenmiş ithal malı gıda maddelerini görmeye alışmıştık. Bu günlerde, paketlenmiş yiyeceklerin yanında yığılmış boş çiçek saksılarının, merak edip etiketine bakanlar, Vietnam’dan geldiğini göreceklerdir. Bu saksıların yanında ki raflarda paketlenmiş Alman saksı toprağı, az ilerde Hollanda çiçek ve sebze tohumları, karşı raflarda Amerikan mutfak takımları, Çin’den gelen paspasların yığılmış olduğunu göreceklerdir. Meşrutiyet döneminde, galata köprüsünde, kibritleri yakıp yere atan, bir adama, “bunu niye yapıyorsun” diye sorulduğunda: “ Gavura eziyet ediyorum, bir kutu kibrit beş kuruş, bu kadar az paraya bu yapılır mı, uğraşsın dursun,gavur” diye cevap vermiş vatandaşımız. Acaba, bugünkü ithalatçılarımız da, Çin, Amerika, Hollanda, Vietnam ve Alman işçilerine eziyet olsun diye mi bu ucuz malları ithal ediyorlar. Yeniden, “Yerli Malı Türkün malı” demedikçe, dış borç aramaktan kurtulamayacağımızı artık anlamalıyız.

    SONUÇ OLARAK NE YAPMALIYIZ

         XIX. yüz yılın yarısında başlayan dış borçlanma, 1881 de (Duyunu Umumi) nin kurulması ile tasfiye haline girmişti. Borçlanma ile beraber, batılıların ülkemizde açtığı pek çok modern okulun yanında devletin açtığı yeni okullardan yetişen aydın kişiler, ülkede cumhuriyet idaresini kurdular. Cumhuriyetle birlikte, Yabancıların ellerindeki tesisler ve işletmeler devletleştirildi. Yeni fabrikalar kuruldu. Yerli mallar ön plana çıkarıldı. Eğitim seferberliği yapıldı. Halk evleri ve köy enstitüleri kuruldu. Halkın eğitim düzeyi ve yaşam kalitesi yükseltildi. Laiklik prensibi benimsendi. İmam hatip okulları ve ilahiyat fakülteleri, medreseler tasfiye edildi. Demir ağlarla yurt baştan başa örüldü. Dış borçlar tasfiye edildi. Enflasyon yaşanmadı.

         1950 den sonra, iktidarın el değiştirmesi ile birlikte, geriye dönüş başladı. Cumhuriyetin kazandırığı tesisler, dağıtıldı, tam bir karşı devrim başladı. Yukarda açıklandığı gibi, Osmanlıya özlem, onun gibi borçlanmaya da yol açtı.

         Eğitim uzun vadeli ve ciddi bir yatırımdır. Yeni bir eğitim seferberliği yaparak gelecek kuşakları kurtarmaya mecburuz.

         Eğer Osmanlı İmparatorluğu döneminde ülkemizde yabancı okullar ve onları örnek alarak, devletin açtığı okullar olmasa idi, kurtuluş savaşını yapacak güçlü kadrolar oluşmayacaktı. Buna bağlı olarak Cumhuriyetimiz de olmayacaktı.

         Bugün, yapacağımız ilk iş Cumhuriyetin ilk yıllarında ki heyecanı tekrar yakalamaktır. Yapılan devrimleri aynen tekrarlamaktır. Ne yapacağımız Devrim Tarihimizde yazılıdır.


    24.04.2001