Türkiye nereye gidiyor

geri dön

 Ulusların kaderini kimler tayin ediyor, topluma yön veren iç güçler mi yoksa, toplumların iç dinamikleri mi kendi kaderlerini  yaratıyor?

İnsanlık tarihindeki bütün büyük olaylar ve dönüşümler kimden çıkıp oluşuyor? Tek adamlardan, yani İngiliz düşünürü Carlyle’in dediği gibi kahramanlardan mı? yoksa bütün ulusun genel çabasından, halk yığınlarının yönlendirmesi ile mi, tarihsel olaylar gelişip ortaya çıkıyor? Gerçekte bu iki düşünce  bir birini tamamlayan madalyonun iki yüzü gibidir?
Kahramanların toplumu canlandırıp yönlendirebilmesi için, toplumun hazır olması gerekir. Ne toplum ve ne de kahramanlar tek başlarına tarihin akışını değiştiremezler.
Nitekim, Osmanlı İmparatorluğunun Kanuni’den sonra girdiği, duraklama ve gerileme döneminden sonra yüzyıllar boyu, toplum hazır olmadığı için, bir kaç yöneticinin giriştiği reform hareketleri sonuçsuz kalmıştı. İmparatorluğu çöküşe götüren bu uzun duraklama ve gerileme döneminde medreselerde çağdaş dünyadan kopuk, müspet bilimlerden uzak, ağırlıklı olarak din eğitimi veriliyordu. Askeri yenilgiler ve fakirleşmeye doğru gidiş 300 yıl sürmüştü.

Bugün Cumhuriyetin 80. Yılında  yaşamakta olduğumuz  fakirlik bize tarihten kalan bir mirastır. Bugünü daha iyi anlamak için, seyrek adımlarla tarihte kısa bir gezinti yapmamız yararlı olacaktır.

Kanuni Sultan Süleyman’ın düzenlemelerinden sonra üç asır boyunca hemen hiç yasa çıkarılmadı. Esasen  padişahların özel hukuk alanında  bir değişiklik yapması ve yeni yasa çıkarma yetisi yoktu. 14 yüz yıl önce Tanrı tarafından Peygambere bildirilen ve onunda bizlere tebliğ ettiği kurallar değişmez kabul ediliyordu. Bu nedenle toplum olarak, yeni yaşam biçimleri arayışında olmadığımız için, yeni kanunlara da ihtiyaç duyulmuyordu.

Diğer taraftan,  Kanuni’den sonra medreselerde başlayan bozulma toplumun her yanını sarmaya başlamıştı. 16. Yüzyılın yarısından sora, akli bilimlerin ve felsefenin büyük ölçüde dışlanarak eğitimin salt nakli bilimler alanına kaydırılmasından sonra, 17 ve 18. Yüzyıllarda başta padişahlar olmak üzere yönetim ile akademik  kadrolar  ve ulema büyük ölçüde yetersiz kalmışlardı.Dışa kapalı bir yaşam sürdüren Osmanlı devleti, Avrupa’da meydana gelen değişiklikleri göremedi. Dünyanın değiştiğini anlayamadı. Avrupa’nın teokrasiyi terk ettiğinden haberi olmadı. Dünyada gelişen bilim ve teknolojiyi de kavrayamadı.

 

Teokratik devletin çağdışı kaldığını anlayamadan, “kafir” olarak nitelendirdiği  Frenklerden,   borç para alma zorunda kaldı. Borç miktarı arttıkça,  Avrupalıların iç işlerimize karışmaları sıklaştı.

Tanzimat fermanın beklenen sonucu vermediğini gören batılılar, Viyana’da  ikinci bir ferman  taslağı üzerinde  çalıştılar. Daha sonra Paris’te İngiliz ve Fransızların incelemesinden geçen metin, İstanbul’da Islahat Fermanı olarak şubat 1856 da okunarak,  dünyaya ilan edilmişti.

Okunan Fermanın metni büyük devletlerin Paris’teki temsilcilerine  gönderilmiş ve   mart 1856 da  “Paris Barış antlaşması” imzalanmıştı.
Bu antlaşmanın, Osmanlı İmparatorluğunun Avrupa konseyine alındığını bildiren 7. Maddesi şöyle idi:

Haşmetlu Fransa İmparatoru ve Haşmetlu Avusturya İmparatoru ve Haqşmetlu İngiltere Kraliçesi ve Haşmetlu Prusya Kralı ve Haşmetlu Rusya İmparatoru ve Haşmetlu Sardunya Kralı;

Osmanlı İmparatorluğunun Avrupa Devletleri Haklarından ve Avrupa Devletleri Konseyinden faydalanmasını kabul ettiklerini ilan ederler.

Adı geçen hükümdarlardan her biri Osmanlı Devletinin egemenliğine ve topraklarının bütünlüğüne saygı göstermeyi kabul ederler ve saygının devam edeceği yolda birbirlerine kefil olurlar. Bu sebeple  bu kurala aykırı bir hareket genel çıkarla ilgili bir mesele gibi sayacaklardır.”

 

Böylece kendimizi Avrupalı devletlere kabul ettirmiş oluyorduk. Ama biz bu belge  için, daha sonra, çok büyük bedeller ödeme zorunda kalacaktık..

Evvela; yasanız yok diyerek, kendi yasalarını bize empoze ettiler. Ticaret ve Ceza Hukuku, ve diğer usul kanunları, Deniz Ticaret, İcra İflas, Noterlik ve Anayasalarını tercüme ederek yürürlüğe koyduk.

Sonra; Kalkınmamızı sağlamak amacıyla, doğrudan yatırımlarla bütün altyapıyı, banka-sigorta, iç-dış ticaret, sağlık, liman işletmeciliği, lotaryacılık, tiyatro, su sağlanması, denizyolları, demiryolları, tramvay, elektrik üretim ve dağıtımı,  havagazı gibi işletmeler yabancı sermayenin eline geçti.

Daha sonra; Alacaklarını tahsil için, Vergi gelirlerimize el koyarak önemli vergileri toplamaya başladılar.

En sonunda; Fransa’nın Sevr şehrinde anlaşarak, ülkemizi aralarında paylaşmak isteyerek işgale başladılar.

Bu olumsuz gelişmelere karşılık, artık uyanma zamanı geldi diyen Türk ulusu, Atatürk’ün önderliğinde, Sevr anlaşmasını tanımayarak ayağa kalkıp silaha sarılmak zorunda kaldı. Dört taraftan saldıran işgalciler asla unutmamaları gereken bir ders alıp, ezilerek yurdumuzu terk ettiler.  Genel bir eğitim yoksulu olduğu için, rakip devletlere borçlanan ve bu yüzden onların iç işlerine karışmalarına izin veren, Avrupa birliğine girmek için, Şeriata rağmen Avrupa kanunlarını benimseyen ve iktisadi işletmelerini yabancılara kaptıran, vergilerine el konulduktan sonra zoraki Sevr anlaşmasına gözyaşları içinde imzalayan Osmanlı hükümeti yıkılıp gitti, yerine Türkiye   Cumhuriyeti kuruldu.

Cumhuriyet döneminde, önce 1926 da Hukuk devrimi yapıldı. Sonra  yabancıların elindeki altyapı ve diğer işletmeler ya milleştirildi ya da devletleştirildi. Yeni fabrikalar kurularak dünyada benzeri görülmemiş bir kalkınma hamlesi yapıldı.

Yukarda Osmanlı Devletinin dörtyüz yıllık bir duraklama, gerileme ve çöküş içine girdiğine işaret etmiştik.  Ne oldu da 20. Yüzyılın başlarında ülkede bir uyanış belirdi.? Yeni kadrolar mı yetişti, büyük liderler mi geldi.? Evet, hem aydın bir kadro oluştu hem de bir önder yetişti.

Aydın kadroların ve liderin yetişmesi, çağdaş eğitimin ülkeye gelmesinden sonra gerçekleşti. Bu da Fransa’nın, ülkemizdeki yabancıların ve gayri Müslimlerin haklarını korumak amacıyla Osmanlı Hükümetine 22 Şubat 1857  tarihinde verdiği bir Notadan sonra önemli gelişmeler yaşandı. Fransız hükümeti bu nota ile, Hıristiyanların devlet hizmetine kabulünü, geniş bir eğitim sistemi kurulmasını, yabancıların Türkiye’de emlak alma hakkı verilmesini, vakıfların ve  vergilerin düzenlenmesini, İç gümrüklerin kaldırılmasını,  büyük şehirlerde belediye teşkilatı kurulmasını, bütçe usulünün uygulanmasını istiyordu.

Bu Notanın en dikkate değer kısmı eğitimle ilgili olanı idi. Fransız Eğitim Bakanı Profesör Victor Duruy  tarafından tespit edilen maddeleri şöyledir;

1 – Hıristiyanlar tarafından açılmış  okulların teşviki ve yardım edilmesi.
2 – Bazı illerde ortaöğretim kurumları açılarak, bunlara Hıristiyan tebaa
çocuklarının da alınması,
3 – İlkokullar için öğretmen yetiştirilerek ilköğretimin geliştirilmesi,
4 – İslam ve Hıristiyan tebaanın bir arada devam edeceği bir üniversite
     kurulması, burada halen mevcut olan tıp  eğitiminden başka, hakim
     sınıfın yetişmesine imkan verecek, Fen, Tarih, İdare, Hukuk  gibi
     ilimlerin verilmesi,
5 – Muhtelif mesleklere hazırlayacak  kurumların açılması, halen mevcut
      olan  askeri okullara hıristiyan tebaa da alınarak subay yetiştirilmesi,
6 – Genel kütüphaneler kurulması.

Ayrıca, iyi kurulmuş bir toplumda her türlü gelişmenin başlıca şartı olan kadın eğitimine yer verilmesine işaret edilmiştir.

Victor Duruy, Paristeki Eğitim Bakanlığı görevinden emekli olduktan sonra, on yıl kalmak üzere İstanbul’a gelerek, Eğitim bakanlığının kurulması ve Eğitimle ilgili ilk yasanın çıkarılmasında çalışmıştır.

 Modern Türkiye’nin doğmasına yol açan olaylar zincirinin, 1869 da  Eğitim Bakanlığının kurulması ve ona bağlı olarak, Genel Eğitim Kanunun çıkarılması ile başladığını kabul edebiliriz.

Genel Eğitim yasası, yerli ve yabancı her kese  Özel Eğitim kurumu açma hakkı veriyordu. Bu yasadan sonra kurulan Galatasaray ve Darülşafaka ile birlikte ülkenin her yanında, yabancı uyruklu özel okulların yanında devletin kurduğu modern okullar da hızla yayılıyordu. Susamış bir tarlanın suyu çektiği gibi, ülkenin her yanı modern okulları bünyesine çekiyordu.
Bu okullaşmanın doğal sonucu olarak ülkenin her yanında, özellikle Balkanlarda bir çok yerde uyanış ve kıpırdamalar başlamıştı.
II. Abdülhamit Genç Türklere ve diğer aydınlara karşı ezici önlemler aldığı halde, kendi güvenliği için  askeri okullara karşı hoşgörülü davranıyordu. Bu yüzden aydın genç subayların yetişmesine olanak tanınmıştı.

Kurulan özel okullardan birisi de Atatürk’ün düşünce yapısının  yönlendirilmesinde önemli yeri olan, Selanik’teki Şemsi Efendiye ait ilkokuldu.

Modern ve çağdaş okulların açılması ile yetişen aydın genç kuşaklar, İmparatorluğun çöküşünü engelleyemediler ise de, Atatürk’ün önderliğinde Cumhuriyeti kurmayı başardılar.

Belki de,  Fransızlar bu notayı bize vermemiş olsalardı ve Victor Duruy  İstanbul’a gelip Modern ve çağdaş okulların  kurulmasına önayak  olmasaydı,  biz  asırlar boyu sürüp geldiği gibi,  müderrislerin önderliğinde cennetin yolunu aramaya devam edecektik.

Kanuniden sonra kanun yapma alışkanlığımızı kaybettiğimiz için, yasalarımızı Tanzimat döneminde Fransa’dan almaya mecbur kalmıştık. Daha sonra Cumhuriyet döneminde yapılan hukuk reformu sırasında bu kez de kıta Avrupa’sının yasalarını almıştık.

Bugün ABD 15 günde 15 yasa çıkarmamızı isterken, AB nin dayatması ile kanunlarımızda çok önemli değişiklikler yaparak, mevzuatımızın takibi zor ve anlaşılması güç bir duruma geldiğine tanık oluyoruz. Paketler halinde kanunlarımızı toplu bir şekilde değiştire, değiştire hangi maddesinin yürürlükte olduğunu, hangisinin değiştiğini kolayca fark edemeyeceğimiz bir duruma geldik.
Bu gün, dışardan bir istek gelmediği halde, yükseköğretim yasasını  kendi görüşlerine göre değiştirmek isteyen iktidardaki parti ile karşı karşıya gelmiş bulunuyoruz.

Bu  Kanun 21defadan fazla değiştirildiği halde yine herkesi memnun edemedi. Çünkü biz yasayı günlük olayları geçiştirmek veya belli bir kesimin görüşlerini yansıtmak için düzenliyoruz.  Evrensel değerlere uygun ve ülke halkının genel yararına olup olmadığına bakmıyoruz.  Örnekleri ortada.  70 yıldan beri Üniversitelerimiz için   çıkardığımız dört yasanın hiçbiri, beklenen sonucu vermedi ve beğenilmediği için hep eleştirildi ve değişikliğe uğradı. Bu durum bize pahalıya mal oldu: kalkınmamızı sağlayacak kadroları yetiştiremedik.

40 yıla yaklaşan deneyimlerimize dayanarak şunu söyleyebiliriz ki, Üniversitelerdeki genel huzursuzluğun başlıca nedeni, rektör seçim sisteminden kaynaklanmaktadır.
Başlangıçta rektörler, Eğitim Bakanı tarafından tayin ediliyordu. Bu konuda tenkitler ve şikayetler çoğalınca, seçim sistemine geçildi.  Şikayetlerin arkası kesilmeyince son olarak, seçim ve atama sistemini birleştiren bir garip sistem oluşturduk. Bununla da istikrar sağlanmadı ve kimse memnun olmadı.

Acaba şöyle düşünmemiz yanıltıcı olur mu? Üniversitelerimizin en beğenilen akademik kadroları, ABD ye giderek eğitimlerini tamamlıyor veya uzmanlaşıyorlar, Ders araç ve gereçlerinin ve kitapların büyük bir kısmı ABD menşeli. Buna bakarak, üniversite yönetiminde ABD üniversiteleri gibi davranmamız daha iyi olur diyebilir miyiz.?
ABD üniversitelerinin ABD yi dünya liderliğine yükselttiğine şüphemiz yoktur. 20. Yüzyılda dünyada, hayatı kolaylaştıran, insanlığı yücelten 85 icadın tamamının ABD’de  yapıldığı,  Nobel armağanlarının en fazla ABD üniversiteleri mensuplarına verildiğini dikkate alarak, ABD üniversitelerinin her işte olduğu gibi yönetimde de deneyim sahibi olduğunu kabul ederek, bizim  üniversite yönetim sistemimizi, ABD gibi yapmalıyız diyebiliriz.

Rektör seçiminde  ABD de olduğu gibi    Mütevelli heyet sistemini kullanabiliriz. Bunun için şöyle bir model oluşturulabilir; 
Mütevelli heyeti seçecek kurul;  Üniversitenin bulunduğu şehrin Vali, Belediye Başkanı, Sanayi ve Ticaret odaları temsilcileri, Baş savcı ve Yüksek yargıç, sivil toplum örgütü temsilcilerinden  oluşan bir heyettir. Görevi mütevelli heyet üyelerini seçmek ve yenilemektir.
Mütevelli Heyet; Topluma mal olmuş saygın kişiler arasından, seçici kurul tarafından seçilir. Görev süreleri 6 yıldır. Beşte biri iki yılda bir yenilenir. Yılda en az dört kere toplanır. Görevi üniversiteyi temsil etmek ve rektör seçmek, Üniversiteye bağış ve yardım toplamaktır.
Rektör; Üniversite mensubu olmayan kişiler arasından bir yıl için seçilir. Üniversiteyi götüreceği hedefler sözleşmesinde belirtilmiştir. Sözleşmede belirtilen hedefler ve amaçlara ulaşıldığı sürece görevi devam eder.   Sözleşmede belirtilen amaçlara ulaşılamayacağı anlaşıldığında sözleşmesi yenilenmez.
Bu sistemin bir motivasyonu içerdiği açıkça görülüyor. Rektör başarılı olduğu, yani Üniversiteyi yücelttiği sürece görevi başındadır. Daima başarılı olmak zorunda olduğunu hiç unutmaz. Aksi takdirde o makam elinden gider.

Bu sistemde, ilkönce, üniversitelerde rektör seçimi sırasında yaşanan olumsuzlukların ve kamplara ayrılmanın hiç biri yaşanmaz.
Eğitim yerel yönetimin eline geçtiği için halk yararına işletilmesi daha kolay olacaktır.

Yeni yasada öncelikle ele alınması gerek ikinci bir konuda;  Kredi Yurtlar kurumunun, Kredi verme  görevinin üniversitelere devredilmesi olmalıdır.  Kimin krediye muhtaç olduğunu en iyi onun okuduğu üniversite bilir. Ayrıca kredinin geriye alınmasında üniversitelerin daha etkili olacağı açıktır. Kredi ve Yurtlar Kurumunun 13 katrliyonu batırdığını basından öğreniyoruz.

Son olarak, bugüne kadar işletilmeyen 1739 sayılı yasanın 38. Maddesinin işletilerek, yükseköğretim paralı hale getirilmelidir. Üniversitelerimizin gelişmesi ve yaygınlaşması buna bağlıdır. Parası olmayan öğrencilere  devlet, üniversiteler eliyle borç para verecektir. Geri ödemeler öğrencinin mezuniyetinden üç sene sonra, çalışmaya başladığında kazancı müsaitse, taksitler halinde geri ödemeye başlayacaktır. Ayrıca Burs sistemi de devam edecektir. (*)

 

Bugün Çin Halk Cumhuriyeti yükseköğrenim göreceklerden en az 1000 dolar kadar bir para almaktadır. Tıp 7000 doları bulmakta.
İngiltere de 1997 dan beri paralı sisteme geçmiştir. 1000 ila 4000 pound  eğitim ücreti alınmaktadır. ABD’nin yükseköğretimi kuruluşundan beri paralıdır. 2500 ila 40.000 $ ı bulan öğrenim ücretleri alınmaktadır.

Çıkarılacak her yasanın ilk önce toplumsal getirisi göz önünde bulundurulmalıdır. Bugüne kadar kalkınmamızı tamamlayamamış olmamız eğitilmiş yeterli aydın kadroları yetiştirememiş olmamızdandır.

Yükseköğretim yasasından beklediklerimiz

“Kalkınmamızı sağlayacak kadroları yetiştirme
ilk amacı olmalı

Eğitim talebine cevap verecek kapasitede olmalı,

Tüm üniversiteler, bir birleriyle rekabet ortamında yarışmalı,
Kalkınmış ileri ülkelerde olduğu gibi özerk olmalı.”

Fakirlik sınırında yaşamaktan, yabancıların akıl öğretmesinden, paket, paket uyum yasaları çıkarmaya mahkum olmaktan kurtulmak için bunları gerçekleştirmeye mecburuz.

Latif Mutlu
Bilgi Üniversitesi
Kurucu ve Vakıf Başkanı

(*) Yükseköğretimin Finamsmanı. Tüsiad yayını.