Türkiye'de yükseköğretime girmek kolaylaşıyor

geri dön

LATİF MUTLU

22 Temmuz genel seçimlerine hazırlanan siyasi partilerimizin birleştikleri en yaygın konu; "İktidara gelince YÖK'ü kaldırarak parasız eğitim vereceklerini vaat ediyorlar."

1961 Anayasamız üniversiteleri kurma görevini devlete vermişti.

Madde 120, "Üniversiteler ancak devlet eliyle ve kanunla kurulur" diyordu ama, üniversitelerin kurulması için gerekli paranın nereden alınacağını söylemiyordu.

Devlet nüfus artışına orantılı yatırım yapamadığından, 1970 yılından itibaren üniversiteler kapasitelerinin çok üstünde bir taleple karşılaşmaya başladılar. Bu talep yükseköğretime doğru akan bir öğrenci seli idi. Bu akımı durdurmak mümkün görülmüyordu. Dünyada meydana gelen teknolojik gelişmelere uyarak, liseyi bitiren gençlerimiz daha ileri bir eğitim istiyordu.

Kontenjanları artıramayan yönetimin aklına, üniversiteye doğru akan bu öğrenci selini durdurmak için bir baraj koymaktan başka bir şey gelmiyordu. Nitekim 1974'te üniversiteye başvuran adaylar ÖSYS ile karşılaştılar. Bu bir barajdı, kontenjana göre geçit veriyordu. Zamanla iyice benimsendi ve daha sonra ÖSS adını alarak yerleşti. Öyle yerleşti ki Türk eğitim sisteminin vazgeçilmez bir birimi olduğu sanıldı. Üniversite önlerinde yığılmalar artınca idarecileri düşündürmeye başladı.

1982 Anayasamız bir çare olur düşüncesi ile devletten başka kurumların da yükseköğretim kurumu açmasına izin verdi;

"Kanunda gösterilen usul ve esaslara göre, kazanç amacına yönelik olmamak şartı ile vakıflar tarafından, devletin gözetim ve denetimine tabi yükseköğretim kurumları kurulabilir" diyor.

Buna rağmen vakıflar herhangi bir yükseköğretim kurumu veya üniversite kurma izni alamıyorlardı. İlk olarak 1984'te Hacettepe Üniversitesi vakıfları tarafından; "Bilkent Yükseköğretim Kurumu" eğitime başladı.

Buna bakarak, zamanın başbakanı Turgut Özal 'ın eşi Semra Özal 'ın başkanlığındaki bir vakıf, BEZM-İ ÂLEM ÜNİVERSİTESİ isimli bir üniversite kurmak üzere YÖK'e başvurdu. İzin alarak kurulduğu halde, birçok hukuki çekişmeler yüzünden eğitime başlayamadı. Altı yıl sonra 1990 yılında Anayasa Mahkemesi'nin kararı üzerine hukuki varlığı sona ermişti.

Derken 1992'de Ankara'da Başkent, 1994'te İstanbul'da Koç vakıf üniversitelerinin özel izinlerle kurulduğunu gördük.

Aynı tarihte başlattığımız vakıf üniversitesi kurma girişiminin karşısında YÖK'ü bulduk. İki yıllık bir uğraşıdan sonra, polis ve savcı barikatını aşarak, 1996'da İstanbul Bilgi Üniversitesi'ni kurmayı başardık. Üniversitemiz kanunla kurulurken beraberinde dört yeni üniversitenin kurulmasına yol açmıştı. Bu zorlukları nasıl aştınız diye bize gelen girişimcilere, kanuni yolları göstererek, izleyen yıllarda birçok vakıf üniversitesinin kurulmasına yardımcı olmuştuk. Çünkü ülkemizde bu alanda büyük bir boşluk olduğunu biliyorduk.

2007 yılına geldiğimizde vakıf üniversitelerinin sayısı 24'e ulaştı. YÖK'ten izin alan 5 yeni vakıf üniversitesi parlamentodan kanunun çıkmasını bekliyor. Üniversitelerimizin yüzde 30'u vakıflara ait olduğu halde, vakıf üniversitelerinde öğrenim görenlerin oranı yüzde 7'yi aşmıyor.

Bugüne kadar vakıf üniversitelerine 173.980 öğrenci kaydoldu, bunlardan 47.526'sı mezun oldu, 90.000 öğrenci öğrenimlerine devam etmektedirler.

2006 yılında 15 yeni devlet üniversitesi için kanun çıkarıldığı halde, öğretim elemanı tamamlanmadı. Rektör tayinleri netlik kazanmadığı halde, 2007 yılında 17 yeni üniversitenin kurulacağı illerin adı açıklandı. Bu gidişle üniversitesiz il kalmayacak.

Bu hızlı üniversite kurma yarışı bize, üç yüz yıl önce İstanbul'da yaşanan bir üniversite enflasyonu olayını anımsattı. Kanuni 'nin son dönemine rastlayan bu olay şöyle başlamıştı.

O tarihlerde, devlet okul ve medrese kurmazdı. Devletin eğitimle ilgisi yoktu. Medreseleri, hatırlı kişiler, hayır yapmak isteyenler ve saray mensupları kendi adlarına kurarlardı.

Bütün Avrupa ile birlikte İstanbul'u saran fiyat artışları olmuştu. Çaresiz kalan hükümet, para basarak veya paranın ayarını düşürerek ayakta durmaya çalışıyordu ama fiyatlar yerinde durmuyordu. Meydana gelen bu bunalım yeni zenginlerin ortaya çıkmasına zemin hazırlıyordu.

Yeni zenginler günah korkusuna kapılınca, sevap kazanmak amacı ile medrese kurmak amacıyla vakıflara yöneldiler. Mimar Sinan 'ın yalnız İstanbul'da onardığı veya yeniden inşa ederek eğitime açtığı medreselerin sayısının 59 olduğu söylenmektedir.

Para vererek medrese kuranlar, kendi medreselerinde akli ilimlere ve matematiğe yer verilmemesini şart koşarak sırf dini bilgilerin verilmesini istemişlerdi. Şeyhülislamların da bunu onaylaması ile mevcut medreseler bilimden uzak kaldı.

En önemlisi, hızla açılan bu medreselerde ders verecek hoca bulmanın güçlüğü vardı.

İltimas ve rüşvetin yanı sıra zaruretten dolayı yeteneksiz ve yetişkin olmayan kişiler müderris (profesör) olarak atanıyordu. Nüfuzlu ve hatırlı kişilerin 15 yaşındaki reşit olmayan çocukları ders vermeye başlayınca, öğrenciler kaçmaya başladı. Bu çocuklar ders verecek öğrenci bulamıyordu. Bulduğu zaman da anlatacak bir bilgisinin olmadığı ortaya çıkıyordu.

Kanuni'den sonra ortaya çıkan bu medrese enflasyonundan sonra medreseler düzelmeyecek bir şekilde bozuldu, ta ki 1925 yılında Cumhuriyet döneminde kapatılıncaya kadar.

Medreselerin bozulması İmparatorluğun kadrolarının bozulmasına yol açmıştı. Adalet dağıtan kadılar, ülkeyi koruyacak askerler ve ulema bir zaafa düştü.

Zayıflayan ve çöken imparatorluğun maliyesi de bozulunca, idari işlerimize Avrupalılar daha çok karışır oldular. Bugün olduğu gibi 1856'dan sonra kendi kanunlarını ve yaşam biçimlerini bize empoze ettiler.

Bu kısa açıklamadan sonra, eğitim yolunda bizi bekleyen iki tehlikeye işaret edelim:

Bugün üniversitelerimiz çoğalıyor diye sevinemeyiz. Üniversitelerin neyi öğretmeyi amaç edindiklerine bakmalıyız. Öğretim kadrolarının yetersiz olduğu ortada iken böyle büyük girişimlerle halka iyi görünmek isterken, halka iyilik değil kötülük yapıyoruz.

En büyük tehlikenin, zayıf ve eksik kadro ile vereceğimiz yükseköğretimin yeterli olabileceği kanaatinin yaygınlaşmasında olduğunu bilmeliyiz.

Yaklaşan genel seçimler dolayısı ile siyasi partilerin gençleri kandırma çabalarına tanık oluyoruz. Meydana çıkan konuşmacıların hemen hepsinin "İktidara gelince ÖSS'yi kaldıracağız" dediklerine tanık oluyoruz.

ÖSS bütün dünyada var. Bu sınav aynı zamanda ortaöğretim başarı puanlarının bir denetimi niteliğinde olduğu için vazgeçilmez bir sistemdir. ÖSYM'nin yaptığı sınava değil, öğrencileri rastgele üniversitelere yerleştirmesine karşı çıkılmalı. Sınav değil, sınavdan sonraki otomatik yerleştirme kaldırılmalı.

Dünyanın gidişine ayak uydurmak ve geri kalmış olmaktan kurtulmak için;

ÖSYM öğrencileri yerleştirmekten elini çekmeli.

Üniversite fiziki yapıları genişletilerek kontenjanlar artırılmalı.

Her üniversite kendi öğrencisini kendisi seçip almalı.

Katkı payı oranı yüzde 5'ten yüzde 25'e çıkarılmalı. (ABD yüzde 50, İngiltere yüzde 30, Japonya yüzde 60, İtalya yüzde 28, Çin yüzde 26.)

Dershaneye 3.000 YTL veren öğrencinin kazanma şansı yüzde 30, bu parayı üniversiteye verdiği takdirde kazanma şansı yüzde 100'e yaklaşacaktır.

Parası olmayanlara uygun şartlarla uzun vadeli kredi verilecektir.

KALKINMA İÇİN EĞİTİMDEN BAŞKA TUTUNACAK BİR DALIMIZ YOKTUR. 40 YILDAN BERİ BEŞER YILLIK KALKINMA PLANLARI YAPTIK, KALKINMA UZMANLARI GETİRDİK, BORÇ ALDIK, FON ALDIK, NE YAPTIKSA KALKINAMADIK.

İmparatorluğumuzdan ayrılarak bağımsızlığını kazanan eski vilayetlerimiz, Yunanistan, Bulgaristan, Romanya ve Ermenistan uluslararası kalkınma yarışında bizden daha ileride bulunuyorlar. Daha başka ne söylememi bekliyorsunuz.