Uygarlığın Adımları

geri dön

Uygarlığın Adımları

Bugün insanlığın ulaştığı uygarlık düzeyi, uzun bekleyiş ve evrimleşme ve aşamalardan sonra, insan aklınız gelişmesi ile, fikir ve sanata yönelmesinden sonra toplumsal yaşam kuralları ve teknolojik başarılardan sonra elde edilmiştir.

İlk insanın ortaya çıkışı ile başlayan gelişme başlangıçta çok yavaştı. Milyonlarca yıldan sonra ancak yerleşik düzene geçerek tarım devrimini yapmıştır. On bin yıl önce başlayan bu evrimleşme, insanın gelirgin olarak çıkışından itibaren geçen sürenin yüzde ikisinden de azdır. İnsan tarihinde görülen büyük değişme ve gelişmeler son ikiyüz yıl içinde oluşmuştur. Bu iki yüz yıldan önceki uzun dönemlerde meydana gelen büyük değişimlerde kısa bir göz attıktan sonra, uygarlığın izini takip etmeye devam edebiliriz.

Dünyanın şurasında burasında besin peşinde koşan ilk insan çaresizdi, korumasızdı, neslini devam ettirmede zorluk çekiyordu. Ne bulursa yiyor, nerde akşam olursa orada kuytu bir yer bulup uyuyordu. Zamanımızdan 7.5 milyon yıl önceydi yavaş, yavaş geçirdiği evrimle şempanzeden yolunu yeni ayırmıştı.

İki ayak üzerine yürüyor ellerini ve kollarını serbestçe kullanabiliyordu. Suyu dereden ağzı ile içiyor, yiyecekleri pişirmeden yiyordu. Diğer yırtıcı hayvanlar gibi, doğada hazır olarak ne bulmuşsa onu toplayarak ve yakalayarak tüketiyordu. Bu ilkel durum uzayıp gidiyordu. Beş milyon yıl sonra, nihayet taştan aletler yapmaya başladığında büyük zaman saatı 2.5 yıl öncesini gösteriyordu. Arkeolog ve antropeleoglar alet yapan bu insansı varlığı Homo Habilis olarak adlandırdılar. Alet yapımı giderek çeşitleniyor ve evrime uğrayark gelişiyordu. Henüz besin üretilemiyordu. Bir milyon yıl yavaş bir evrimleşme ile akıp gitti.

Sönmeyen Ateş:

Zamanımızdan bir buçuk milyon yıl önce, yıldırımın tutuşturduğu ağaçlar üzerine, çalı çırpı atarak ateşin sönmeden yanmasını sağladı. Bu büyük bir devrimdi. Ateşle ısınıyor yiyeceklerini pişiriyor, gerektiğinde vahşi hayvanlara karşı kendisini korumada kullanıyordu.

İnsan beyninin ilk değişimi 60.000 ila 30.000 yıl öncesinde yaşanan sanat ve gelişmiş teknoloji ve dinin ilk kez görüldüğü kültürel patlamadır. İkinci değişim ise 10.000 yıl önce, insanların ilk kez tohum ekip, hayvanları ehlileştirilmeyle başlamıştır. (Aklın tarih öncesi)

Çin

Dünyanın en eski uygarlıklarından biri olan Çin, yaklaşık 4000 yıllık yazılı tarihe sahiptir. Yunnan eyaletindeki Yuanmou’da çalışan antropologlar, Çin’de keşfedilmiş en eski insan benzeri canlı olan ve bu bölgede yaklaşık 1.7 milyon yıl önce yaşamış olan “Yuanmou Adamı” ‘nın kalıntılarını bulmuşlardır. 400.000 ile 500.000 yıl önce modern Beijing’in güneybatısındaki Zhoukoudian’da yaşamış olan “Pekin Adamı” insanın temel özelliklerine sahipti. Pekin Adamı, ayakları üzerinde yürüyor, basit aletler yapıyor ve kullanıyor ve nasıl ateş yakılacağını biliyordu. Çin’deki insanlar ilkel toplumdan köle toplumuna Çin’in ilk hanedanı olan Xia’nın kurulması ile 21’nci yüzyılda geçti. Çin dünyada ekonomik faaliyetin ilk ortaya çıktığı yerlerden biridir.

Archaeological digs show Chinese civilisation began at least 9,000 years ago. Silk-weaving, thought to have been invented by Huangdhi’s concubine, is now known to have existed at least 2,000 years earlier or about 7,000 years ago.

Relics unearthed in Hunan show that it was farmed as far back as 9,000 years ago. (Prof. Shi)
Çin’de başlayan kültürel ve bilimsel faaliyetler, uzun yıllar kesintisiz devam etmiştir. Tarımda ve denizcilikte başlayan Asya’nın diğer bölgelerine daha erken dönemlerde başlamıştı.

Çin uygarlığı dışa kapalı ve ayarıca içerde de bireyseldi. Yelkenli teknesi ilk kez denize açılan Çin’li dümeni de kendisi kullanıyordu. Tek başına hareket etme eğiliminde idi. Ayrıca, aşırı derecede geleneklerine bağlı idiler. Bu nedenlerle Çin’de uygarlığın ilerlemesi yavaş oluyordu.

Hint

Ganj ve İndüs, bu iki nehir Hindistan’da ilk çağlardan beri yaşam için birer cazibe merkezi olmuşlardır. Ganj Nehri’nin deltasına doğudan gelip yerleşen çekik gözlü insanlar belirli bir uygarlık düzeyine ulaşamadılar. “Nobel Barış” armağanı sahibi, “Sir” ünvanlı, Rabindranath Tagor’un bu bölgeden çıkmış olmasına karşın ahalinin çoğunluğu bugün hala, tarım devriminden öteye geçememiştir.

Batıdaki İndüs Vadisine kuzey doğudan gelip yerleşen “Dravit’ler” burada önemli bir uygarlık meydana getirdiler.

Profesör Gordon Childe, “Tarihte Neler Oldu” isimli eserinde: “İndüs şehirlerinin zanaatçılarının geniş ölçüde “pazar için” üretimde bulundukları sonucu çıkarılabilir gibi görünüyor. Birçok geniş kullanışlı özel evlere ekli bulunan depolar, bu evlerin sahiplerinin tacir kimseler olduklarını gösterir. Bu tür evlerin sayıları ve büyüklükleri güçlü ve gönençli bir tüccar toplumunun varlığına işarettir” demektedir.

İndüs Vadisindeki toplum, uylaşımsal bir yazı ve ondalık sisteme dayalı sayı işaretleme üzerinde anlaşabilmiştir. Bu yazı, İndüs uygarlığının yayıldığı çok geniş bir bölge içinde her yerde kullanıldı. Bu yazı hiyegrolif yazıdan, eski Sümer yazısından tümüyle farklı olmakla beraber, karekterleri, o yazıların karekterleri gibi, üzerlerinde anlaşma sağlamış uylaşımsal piktogramlaradı.

İndüs sanatı, Mezopotamya ve Mısır’da benimsenen sanattan tümü ile farklı ilkelerden esinlenip, kendine özgü kalıplar kullanmıştır. İnsan süretleri olağanüstü doğal şekillerdir; danseden bir küçük kızın tunç heykeli, Yunan klasik dönemine kadar benzeri bulunmayan bir hareket be camlılık gösterir.

Bu görkemli uyarlık, barbar akınların çarpışıyla hızlandırılan bir iç çöküşün sonucunda kesinlikle yok oldu.

İndüs uygarlığının ne kadar eski bir uygarlık olduğunu ancak üçüncü bin yılda, İndüs mallarının Mezopotamya’ya ithal edilmiş oluşundan çıkarılabilir.

Bununla birlikte, İndüs mamul malları Sümer’e ve Akad’a ithal edildiğine ve İndüs dinlerine buralarda gerçekten tapınıldığına bakılırsa, bu unutulan uygarlık, hangi etkiler olduğu bilinmese bile, bizim Mezopotamya yoluyla kalıtçısı olduğumuz kültürel geleneğe doğrudan katkılarda bulunmuş olmalı. (Gordon Childe)

Mezopotamya

Mezopotamya’nın ilk halkı olan Sümerler’in doğudan geldiklerini, Sümerolog, Amerikalı profesör Samuel N. Kramer “Sümer Mitolojisi” isimli kitabında şöyle anlatmaktadır: “Sümerler, büyük bir olasılıkla İ.Ö. dördüncü bin yılda ya da daha önce doğudan Mezopotamya’ya gelmiş Sami ya da Hint – Avrupa kökenli olmayan bir halktı.

Uygarlık bu bölgede binlerce yıl kalarak insanlık tarihinin en önemli buluşları ile uygarlığın temellerini atmıştır. Kimi tarihçilere göre: “Uygarlık Sümerle Başlar”.

Gerçekten yazının doğup gelişmesi Sümer okullarında olmuştur. Tekerlek ve tekerlekli taşıma, saatin 60’lık zaman dilimlerine bölünmesi, dairenin 360 dereceye ayrılması, Takvim, Metallurji Sanatı, hepsinden önemlisi; Kara Saban’ı sayabiliriz.

Uygarlık bu bölgeden geçip gittikten sonra daha ileri düzeylerde gelişmiş, bilgi ve teknoloji yönünden ilerlemiştir.

Uygarlığın bu yeni kazanımlarından, daha önce bulunduğu yerler yararlanamıyorlardı. Bu bir paradoks gibi görünüyorsa da izah etmek mümkün görünüyor. Söyle ki, insanların tutuculuğu ve başkalarının yaptıklarını kolayca benimseyemedikleri için, kendilerinin yapmadığı yeniliklere ilgisiz kalıyorlar.

Bugün Mezopotamya’da yaşayan halkların çoğunluğu Sümer, Babil ve Asur halkından daha ileri sayılamaz. Sanki eski halk hala oralarda ve binlerce yıl önce olduğu gibi yaşamlarını sürdürmeye çalışıyorlar.


Mısır

Uygarlık Mısır’a, Sümer’lerden ilk yolla gelmiştir. Kızıl Deniz yolu ile gelenler Hamamet vadisini aşarak Karnak ve Luxor’a ulaşmışlardı. Karadan gelenler Sina yarım adası yolu ile Aşağı Mısır’a gelmişlerdi.

Mısır’da uygarlığın İ.Ö. 2850 dolaylarında Yukarı Mısır’la Aşağı Mısır’ın Menes yönetiminde birleşmesi ile başlandığı kabul edilir. O tarihlerde Sümer kentleri bir kaç yüz yıllık gelişme dönemlerini geride bırakmışlardı. (W.H. McNeill)

Mısır uygarlığı Sümala gibi teknolojiye dayalı değildi. Nil ırmağı vadisinde oluşturulan sulama kanallarının yöntemi ve tekniği Sümer’lere aitti.

Mısır’da her şey tanrı-kralın yani Firavun’un sarayı çevresinde odaklaşmıştı. Kralların tanrı olduğuna inanılıyordu. Kral ölümsüz olduğu gibi dilediği insanı da ölümsüz kılabildiği sanılıyordu. Böylece Kral ölümsüzlük umudu ile kendisine sadık hizmetçileri kolayca buluyordu.

Firavuna karşı çıkmanın cezası öteki dünya yaşamına ilişkin tüm umutların yitirilmesi anlamına gelecektir.

Mısırlı sanatçılar kralları adına piramitler ve mabetler dikerek ölümsüzlüğü simgeliyorlardı.

Arkeolojik kazılar müzik, dans ve diğer zanaatlarla birlikte Hiyegrolif yazıyı da ortaya çıkarmıştır.

Kral aghnaton’un tek tanrıcılık fikrinden başka bir düşünceye de rastlanmaz.

İ.Ö. 1680 yılında önasyadan gelen ve “Hiksoslar” olarak bilinen barbar yabancılar Mısır zorla fethedildi.


UYGARLIĞIN PEŞİNDE

Uygarlığın doğup büyüdüğü ve yoğunlaştığı antik çağlara ait iki ünlü kütüphanenin yıkık duvarları arasında dolaştık. Barbarlar tarafından, yakılıp yıkılırken kurtarılan, bilimsel eserlere göz gezdirdik. Babil’de nehir vadilerinde sisler arasında bulduğumuz uygarlığın izlerini takip ederek, Akdeniz kıyısındaki İskenderiye’ye geldiğimizde gök bulutsuz, parlak ve mavi idi. Burada 700 yıl kalarak olgunlaşan uygarlığın, yeniden batıya doğru yola çıktığını gördük. İlerleme ivmesi giderek artıyordu. Avrupa’yı, Atlantik Okyanusunu ve Amerika kıtasını bir baştan, bir başa, aydınlatarak batıya yönelen uygarlığın odak noktasını Pasifik okyanusu kıyılarında Kaliforniya’da yakaladık. Silikon vadisinde başlayan teknolojik buluşların meydana getirdiği muazzam yeniliklerin, yeni bir çağ yaratmakta olduğuna şahit oluyoruz. Burada da fazla durmayan uygarlık, Pasifik okyanusunu da aşarak, karşı yakadaki Tokyo, Şanghay ve Sidney’e ulaştığını açıkça görebiliyoruz.

Doğuda başlayan uygarlık, sürekli olarak gelişmesini sürdürürken batıya doğru ilerleyerek yeryüzündeki dünya turunu tamamlayarak başlangıç noktasına ulaşmıştır. Uygarlığın çıkışı ve batıya yönelik yolculuğunun ayrıntılarına girmeden önce, evrende varolan hareketlere bakarak bir anlam getirmeye çalışalım.

Evrende durağan bir nesneye rastlamak mümkün değil. Her şey hareket halinde. Evrende kaos (karmaşa) da yoktur. Her şey bir düzen içinde belirli kurallara göre devinir. Keyfilikte yoktur. Modern astronomi çalışmaları, bizi her gün hayal aleminden biraz daha gerçek aleme yaklaştırmaktadır.

Gökbilimciler, 20. yüz yılda evrenin genişlemekte olduğunu fark ettiler. Milyarlarca yıldızın bir arada bulunduğu ve bizden bulutsu bir biçimde fark edilen (Galaksi) gökadalar, büyük hızlarla bir birlerinden ve bizden uzaklaşmaktadırlar. 1975 yılında yapılan bir ölçümde, uzayın uzak köşelerinden birinde bulunan galaksilerin kaçış hızlarının saniyede 180 bin km. olduğu saptanmıştır. Genelde mercek görünümünde olan gökadalar da kendi eksenleri etrafında büyük hızlarla dönmektedirler. Hubble uzay teleskopu ile yapılan en son gözlemlerde, 14 milyar ışık yılı uzaklıktaki galaksiler tespit edilmiştir. Bu görüntü o gök çisimlerinin bu günkü görüntüsü değildir. On dört milyar yıl önce oradan yola çıkan ışığı görüyoruz. Işığın hızının saniyede 300.000 olduğunu düşünsek arada ki uzaklığın heybetini az çok kavrayabiliriz.

Galaksiler arası dönme ve dolanma, dünyamızın dahil olduğu, Samanyolu’nun da genel karakteridir. Üç yüz milyar kadar yıldızın oluşturduğu Samanyolu, 90 bin ışık yılı uzunluğunda ve 20 bin ışık kalınlığında bir kurs şeklindedir. Güneşimiz kursun kollarının bir köşesinde bulunuyor. Galaksinin merkeze olan uzaklığı 30.000 ışık yılıdır. Kavramakta güçlük çektiğimiz bu büyük yıldız gurubu, kendi ekseni etrafında dönmektedir. Samanyolu’nun kendi ekseni etrafındaki bu dolanımın, dönme hızını belirleyen gökbilimciler, 250 milyon yılda tamamlandığını hesaplamışlardır.

Bize yakınlığı nedeni en iyi gözlenen yıldızlardan biri olan güneşimiz, ve kendi etrafındaki gezenler de kendi eksenleri etrafında da dolanırlar. Güneş’in kendi ekseni etrafındaki dolanımı ortalama olarak 25.5 gün kabul edilmektedir. Ortalama diyoruz, çünkü dolanım süresi kutuplara yaklaştıkça büyüyor. Ekvatora yakın bölgelerde 25 gün, kutuplar civarında ise 34 gündür. Güneşin kendi ekseni etrafındaki bu dönmenin yönü, doğudan batıya doğrudur.

Gezegenlerin güneş etrafındaki yörüngelerindeki dolanım süreleri ile kendi ekseni etrafındaki dolanım hızları farklı olmakla beraber yönleri hep aynıdır.

Dünya’mızın kendi ekseni etrafında dolam hızı değişmezken, güneş etrafındaki hızı değişkendir. Her iki dönüşün yönü, batıdan doğuya doğrudur. Dünyanın ekseni etrafındaki dönüşü, birer akışkan olan Atmosfer ve denizlerde anaforlar ve akımlara yol açmaktadır. Tropik bölgelerden kuzeye doğru yönelen sıcak hava yada okyanus akıntısı dünyanın dönüşüne bağlı olarak ve dünya ile birlikte, batıdan doğuya doğru hızlı bir hareket halindedir. Rüzgâr yada akıntı, kuzeye doğru ilerledikçe, batı doğu doğrultusundaki bu hareketi ve hızı sürdürür ve ne var ki, yerin hızı giderek düştüğünden, bu akımlar da, güney-kuzey doğrultusundan sapmaya ve yönlerini doğuya doğru çevirmeye başlarlar. Kuzey yarım kürede saat dönüş yönünde, Güney Yarım küresinde ise saatin dönüşüne ters yönde geniş daireler çizerler. Kuzey yarım küresinde altında delik bulunan bir kaptan akmasına izin verilen su satın dönüş yönünde bir dönüşle kaptan dışarı akmaktadır.

Söz konusu olan bu dairesel hareketlerinden, deniz ve hava taşıtları etkilendikleri için rotalarını bu rüzgar ve akıntılara uygun olarak çizerler. Fransız Fizikçisi Gaspard de Coriolis’in bu olayı detaylı olarak inceleyerek bilimsel açıklamasını yaptığından, bu doğa olayı Coriolis etkisi olarak anılmaktadır.

Makro kozmos’un en belirgin hareketinin belli bir yörüngede sürdüğünü yukarda yinelemiştik. Mikro alemde de aynı hareket geçerlidir. Elementlerin atom yapıları da, merkezdeki çekirdek (Proton) etrafında elektronlar büyük hızlarla dolanıp durmaktadırlar.

Yer yüzünde dünyanın dönüşü ile ilgili başka bir olayda; Uluslar arası borsa’nın açılış yönünü görüyoruz. Sabahları saat 8 de Tokyo’da açılan borsa, batıya doğru ilerleyerek…(devamı var)

Dünya’nın dönüş hızı ilgili olarak ilgimizi en fazla çeken olay, uygarlığın batı yönünde ilerleyişi ve hızlanışı olayıdır.


UYGARLIĞIN İZİNDE

Yeryüzünde evrensel geçerliliği olan bir tek uygarlığa tanık oluyoruz; “Batı Uygarlığı”
Bugün Atlas Okyanusu üzerinde bulunan dünya uygarlığının odak noktası,
Amerikan’ın batı kıyıları ile, Asya’nın doğu kıyılarını aydınlatmaktadır.

On bin yıl önce doğuda, tarımın ortaya çıkışı ile başlayan uygarlık, yavaş, yavaş evrimleşerek gelişmesini sürdürürken, kültür, sanat ve endüstride meydana getirdiği kazanımları ile birlikte batıya doğru başlayan ilerleme ve yayılma sürecinin hızlanarak devam ettiğini görmekteyiz.

İnsanlığın ortak ürünü olan bugünkü uygarlık, etnik düşünceler ve dinlerden arındırılmış olarak, erinç ve gönence yönelik, evrensel değerledeki kurallara uyma sistemidir. Uygarlığımızın batıya doğru ilerlerken elde ettiği yeni kazanımlardan, geride kalan toplumlar tutucu karakterleri nedeniyle yeterince yararlanamıyorlar. Bu nedenle batıdaki toplumlar, kültür, sanat, endüstri, zenginlik ve kurallara uyma yönünden, genelde doğudaki toplumlardan daha ileride bulunuyorlar.

Çin’de Sarı Irmak vadilerinde başlayan tarım, önce Hindistan ve oradan Mezopotamya’ya geçmişti. Burada uzun süre kalıp gelişmesini sürdüren uygarlık yeniden batıya yönelerek, Mısır’a yerleşmişti. Böylece ırmak boylarındaki uygarlıklar dönemi tamamlanmış oluyordu. Anadolu’nun Ege kıyılarında başlayan iyon uygarlığı, karşıda Yunan yarımadasına ve Roma’ya geçerek uzun bir süre kalacağı Akdeniz’e hakim olmuştu. 20. yüzyılın başlarında Paris, Londra ve New York üçgeninde görünen uygarlık, bu kez de Atlas Okyanusunu kaplıyordu.

Çok geçmeden, 100 yıl sonra, 21. yüzyıl başlangıcında uygarlığın Pasifik Okyanusu kıyılarına geçmiş olduğunu görmeye başladık. Yer yüzünün en ilerlemiş ve uygar bölgeleri, Los Angeles, Sidney, Tokyo ve Şanghay olarak görünmeye başladılar.

Doğudan batıya doğru ilerleyen uygarlığın bir serüveni başlangıçta çok yavaş ilerlerken, sonraları, hızları ivme kazanarak devam ederek, dünya etrafındaki turunu on bin tamamlamış ve çıktığı noktaya ulaşmış bulunuyor.

Uygarlığın batıya doğru olan hareketinin detaylarına girmeden önce, doğadaki dönme hareketlerine bir göz atmak, olaya açıklık getirme yönünde yararlı olacaktır.

Evrende durağan bir nesneye rastlamak mümkün değil. Her şey deviniyor. Evren’de kaos (karmaşa) da yoktur. Her şey bir düzen içinde, belirli kurallara göre hareket etmektedir. Keyfilik yoktur. Modern astronomi çalışmaları, bizi her gün hayal aleminden biraz daha gerçek aleme yaklaştırmaktadır.

Gökbilimciler, uzaya gönderdikleri ‘Hubble’ uzay teleskobu ile gögü tarayarak 14 milyar ışık yılı uzaklıktaki galaksilerin hareket yönlerini ve hızlarını hesaplayabliyorlar. Işığın hızının sanayi de 300.000 km. Olduğunu düşünürsek uzayın sonsuzluğu karşısında az çok bir fikrimiz oluşabilir.

Galaksiler dönerek birbirinden uzaklaşıyor. Evrende küçük bir yer tutan güneşimiz etrafındaki tüm büyük gezegenler aynı yönde dönerler. Bu dönüş saatin akrep ve yelkovanın dönüş yönünün tersinedir.
Güneşin ve gezegenlerimizin kendi eksenleri etrafındaki dönüşleri de, güneşin çevresindeki dönüşleri gibi saatin kollarının dönüş yönüne terstir.

Uzaydan yer yüzüne bakıldığında atmosfer içinde ve denizlerde doğuya ve batıya yönelik bazı akımların var olduğu görülür. Kuzey yarım kürede doğuya yönelik bu akımlar, güney yarım kürede ters yöndedir. Bu doğa olayını inceleyerek bilimsel açıklamasını yapmış olan, Fransız fizikcisi, Gaspard de Coriolis’in anısına, bu olay “Coriolis etkisi” olarak anılmaktadır.

Bu akımların yönünü bilen denizciler ve havacılar rotalarını ona çizmektedirler.

Diğer taraftan yer yüzünde bazı sosyal olaylar da doğudan başlayarak batıya doğru hareket ederek bütün dünyayı kapladığını biliyoruz. Örnek olarak, kavimler göçünü gösterebiliriz. Doğuda, Çin ve Orta Asya’da nüfus artışı ve iklimdeki değişiklerden etkilenerek, yeni yaşam yerleri arayan, çeşitli kavimler batıya yönelmişlerdi. Birbirlerine yerlerinden iterek batıya doğru ilerleyen bu kavimler Avrupa’nın etnik çehresini değiştirmişlerdi. Avrupa’da sıkışan, Angel’ler ve Sakson’lar Britanya adasına geçerek bugünkü İngiltere’nin temellerini atamışlardı.

Bir kaç yüzyıllık aradan sonra, 17, 18 ve 19. yüzyıllarda Avrupa’dan, yeni keşfedilen Amerika’ya doğru yeni bir göç dalgası başlayarak günümüz Amerika’sını oluşturmuşlardı.

Hindistan’ın kuzeyinden batıya doğru göç etmeye başlayan Diravitlerin ve yerli halkın batıya doğru göçleri yüzyıllarca sürmüştür. Bütün Avrupa’yı kaplayan bu göçebe toplum çingeneler olarak tanınmaktadır.

Uzak Doğu’da ortaya çıkarak batıya doğru yayılan grip salgınını da kaydetmeden geçemiyoruz.

16. yüzyıldan bu yana yaşanan, ondan fazla salgın hastalığın çıkış yeri Asya’nın doğu kesimleridir. Geçen yüzyılda, tüm dünyayı etkleyen grip salgınından 20 milyondan fazla insan ölmüştü. 1957’de Asya Virüsü, 1968 de Hong Kong Virüsü dünya tarihine geçen ikinci ve üçüncü büyük grip salgınlarıdır.

Not ettiğimiz, kavimler göçü ve grip virüsünün doğudan batıya doğru yayılmasını Ana karaların yerleşim bilimlerinden kaynaklandığını söylemek mümkün ise de, dünyadaki büyük şehirlerin genelde batıya doğru büyümeleri ve yukarda kısaca değindiğimiz uygarlığın batıya doğru yayılışını açıklamak bir daha zor.

Uygarlığın batıya doğru yayılışının ana hatlarına bir göz attıktan sonra bir açıklama yapmak mümkün olabilir.