Yoksulluk ve Zenginlik

geri dön

İnsanlık tarihi genelde yoksulluktan zenginliğe geçişin bir çabası ve uğraşısı olarak karşımıza çıkmaktadır.

     Günümüzde olduğu gibi, tarih boyunca hemen her zaman, hayatta başarının derecesi, para sıkıntısı ile baş edebilme oranı ile ölçülmüştür.

     Beşbin yıl önce Mezopotamya’da çivi yazısı ile yazılmış tabletler arkeologlarca bulunarak, İkinci Dünya Savaşı’ndan önce, İngiltere’ye götürülmüştü. Uzmanlarca okunup bugünkü dile çevrilen yazılar, kitap halinde yayınlanmıştı.

     Tabletlerden biri, geçim sıkıntısına düşen Deveci (Arbat) ile Kral arasında geçen ilginç bir konuşmayı aktarmaktadır.

Kral, onun sıkıntılarını ve şikayetlerini dinledikten sonra;

- Gelirinin %10’u dağıtacaksın…, diyor.
- Kime, neden vereyim? Üstelik para sıkıntısı içinde olduğum halde? diye cevaplıyor Kralı.
Kral açıklıyor;

- İhtiyacı olana, isteyene vereceksin. Bu doğanın bir gereğidir. Gelirinin %20’sinin çoluk çocuğunun ve evinin geçimine ayıracaksın. Kalan %70’I işine ayıracaksın. diyor ve ekliyor.
- Kesen Altın ve Gümüşle, evin huzurla dolsun..!.

Deveci Arbat’ın, Kral’ın gösterdiği yolda bir BÜTÇE yaparak sıkıntıdan kurtulduğu kaydediliyor.

Tarih boyunca geniş halk kitlelerinin yoksulluk ve sefaletten kurtulma çabası içinde ömür tükettiklerini görüyoruz.

     Toplumlar ve fertler için para edinme yolları ve kuralları aynıdır. Kendisine özgü bu kuralları bilip de uygulayanlarda her zaman yeterince para bulunmuştur.

     Fertlerin zenginliği sonuçta tüm ülkenin zenginliğini oluşturacaktır. Bu bakımdan zenginliği koruyan görüşler, ikiyüz yıldan beri yaygınlaşmıştır. Hiç kimse, özellikle hiçbir Hükümet, zenginliği veya bunun elde edilme ya da genişletilme yöntemlerine dokunmamaktadır. Böyle bir şeyi yapmak Ekonomi için son derece gerekli olan gelişme sürecine müdahale etmek olur.

     Artık çağımızda, Devletlerin değil fertlerin zenginliği ön plana çıkmış ve onun gelişip yaygınlaşması için, Hükümetler önlemler almaktadır. Yakın tarihimizde Başbakanımız Adnan Menderes “Her mahallede bir Milyoner yaratacağız” demişti. Yine Turgut Özal, “Ben zenginleri severim” diyerek, zenginliğin önemini ve gerekliliğini belirtmişti.

     Ekonomi ilminin kurucusu sayılan, ünlü İngiliz bilim adamı A. Smith, 1776’da yayınladığı 8 ciltlik “Ulusların Zenginliği ve Nedenleri Üzerine Bir Araştırma” isimli eseri, çağımız düşünürlerine olduğu gibi, Hükümetlerine de yol göstermektedir.

Bu ünlü eserdeki sınırsız bilgiler arasında;

“Bir Ulusun Zenginliği her Yurttaşın kendi çıkarlarına hizmet etme çabasının bir sonucudur; Kişi kendi çıkarları için çalışırken, bunun sonucu olan Ödülleri alır ya da cezalara katlanır.”

Kaynakların kıt olduğu bir ortamda, insanların kendi gereksinimlerini öncelikle düşünerek, onları en iyi şekilde karşılamak üzere çaba göstermeleri doğaldır. Bu çabalar bireyin yararına olduğu gibi, toplumun da yararına olacaktır. Yani bireyle toplumun çıkarları çatışmayacak, ikisi de aynı yönde buluşacaktır.

Smith’in bir deyişi ile;

“Bireyin kendi çıkarları doğrultusunda çalışması için kendisine sanki görünmez bir el yol göstermektedir. Ve bu gizli el Devletin görünen, yeteneksiz ve yıpratıcı elinden daha iyidir”.

Zenginler her ülkede toplumun ilgisini ve hayranlığını çekmiştir. Haklarında romanlar yazılmış ve övülmüşlerdir. Günümüz Türkiye’sindeki zenginlerin saygınlığını ve güçlerini açıkça görmekteyiz.

İslam tarihinde, dört Halife devri ile ABBASİ’lerin zenginlikleri dillere destan olmuştur.

     Osmanlı döneminde 16. Yüzyılda, İmparatorluk altın çağını yaşamıştır. Devlet hazinesi dolup taşıyordu. Tüccarların ve Sanatkarların serveti müthişti. Örneğin, Sadrazam (Başbakan) Sinan Paşa öldüğünde; 600 kese kuruş, 29 yük müccevher, altın, Şimşir Gaddare Hançerler ve yüz kantar külçe avanaj bırakmıştır.

     Yine Kanuni’nin Sadrazam’ı (Başbakan’ı) Rüstem Paşa’nın serveti, Romalı Konsüller, Crassus ile Lucullus’un servetlerini gölgede bırakacak derecedeydi. Asya ve Avrupa’da 800 çiftlik, 500 su değirmeni, iki bin köle, üç bin savaş atı, iki bin beşyüz deve. Hediye olarak hazırlanmış beşbin kaftan, sekizbin sarık, iki bin zırh, altı yüz simli eyer takımı, 130 altın gem, kıymetli taşlar takılmış, yediyüz kılıç, 800 yazma Kuran, 500 ciltlik kütüphane, 120 katır yükü altın ve mücevherat, şahsi hazinesinde iki milyon Duka Altını. Duka Altını (Yabancı Para) Venedik altını beheri 3,559 gr. Ayarı ve gramajı sağlam olduğu gibi, Osmanlı Altınına (Sultani) tercih ediliyordu. Zamanımızın Amerikan Doları gibi bir şey.

Peygamberlerin zenginlik konusundaki öğretileri Ekonomistlerin görüşleri ile uyuşmamaktadır.

     İncil’e göre, Hazretti İsa; “Fakirleri ve açları sevmekte ve kutsamakta zenginlerin vay haline demektedir.” (1)

Ayrıca, İsa, “Servet edinmeyin, neyiniz varsa fakirlere verin öğüdünü de vermektedir.” (2)

İncil’e ve Hazretti İsa’nın öğretilerine karşın Batıdaki Hıristiyan alemi servet biriktirmekte ve zenginlikte dünyada başta geliyorlar.

     Hazretti Muhammet’te mal ve mülke öneri vermemekte ve hatta Ahirette zenginleri azap göreceğini bildirmektedir.(3)

İslami görüşe göre Allah Rızkı dilediğine vermekte ve dilediğinin rızkını kısmakta. (4)

     İslam alemi’nin çoğunluğu dini kurallara bağlı olarak yaşamayı yeğlemekte mal ve mülke, ticarete ve faize itibar etmediği için, zenginlikte daima Hıristiyan aleminin gerisinde kalmıştır.

     Elli yıl öncesine kadar dünya genelinde ticarete iyi gözle bakılmazdı. Aydınlar ticareti hor görürdü. Gelişen teknoloji ile üretim ve verimliliğin büyümesine paralel olarak ticaret ve ekonomi ön plana çıktı. Gelişmekte olan ülkelerde ticaretin ekonomiye katkısı üretimin önüne geçmiştir.

     Sovyetler Birliği 75 yıllık yaşamında hep ticareti hor görmüş, alt yapı ve üretime önem vermişti. Yükselen sosyalizmin, tüccarları ve kapitalizmi yutacağını sanıyorlardı. Üretilen malları tüketiciye ulaştıramayan Sovyetler, kapitalist tüccarlar tarafından yenildi yutuldu şimdi Rusya’da eskinin en güçlü Marksistleri, en büyük itici gücün kâr güdüsü olduğu vurgulamakta piyasa ve rekabetten övgü ile bahsetmektedirler.

     Bizdeki iktisadi devlet teşekulleri, ticaret amacı gütmedikleri ve “müdebbir bir Tüccar” gibi davranmadıkları için vergi mükelleflerine ve hazineye yük olmuşlardır.

     Devlet üniversiteleri ve araştırma kurumları faaliyetlerini kâr amacına uygun olarak yönlendirmedikleri için ülke ekonomisine katkıları beklenen düzeyde olmamaktadır. Üniversitelerimiz, devletin kontrolunda serbest rekabet ortamında yarışarak verimli hale geleceklerdir.Ticari amaçlı özel üretim tesisleri ile hizmet sektörü ülke ekonomisinin bel kemiğini oluşturmaktadır.

Son söz: Her şeyin özeli iyidir.



1. Luka - İncil : Bap 6; 20 ve 24
Matta - İncil : Bap 19; 23 ve 24

2. Matta - İncil : Bap 6; 19

3. Kuran ; Süre 57, Ayet 20

4. Kuran ; Süre 34, Ayet 36