Yükseköğretim Yasası ve YÖK

geri dön

Üniversitelerin hür ve özerk bir ortamda yaşayabilmesi için önce varolan yasa değişmeli

Türk toplumu her kesimde olduğu gibi, eğitim alanında da çağı yakalamak yönünde art arda gelişmeler ve ilerlemeler sergilemeye devam etmektedir. Bu fikir, bir kere topluma mal olmasın, artık onu durdurabilecek hiçbir güç karşısına çıkamayacaktır.

Atatürk 'ün gösterdiği ''Batı uygarlık düzeyine erişme'' fikri, bireylerin kafalarından, toplum bilincine geçmiş ve toplumsal gelişmenin dürtüsü haline gelmiştir. Müteahhitlerimiz dört kıtada iş yüklenmekte, işçilerimiz daha iyi iş olanakları için Avrupa'da dolaşmaktadır. Gençlerimiz üniversite kapılarını zorlamakta, giremeyenlerden, olanakları elverenler Avrupa ve Amerika üniversitelerinde kendilerini geliştirme olanakları aramaktadır.

Son 10 yılda ekonomik gelişmemiz yüzde 10'lara varan büyüme hızlarına ulaştı. Avrupa Birliği'ndeki ekonomik büyüme hızları, ortalama yüzde 2-3 iken bizde ortalama yüzde 5-6'da seyretmektedir. Hiç şüphe yok ki bunda sayıları hızla artan ve gelişen 70'i aşkın üniversitemizin payı yadsınamaz.

Üniversitelerimizin son yirmi yıldaki kalite ve kantite yönündeki gelişmeleri ortada iken, 6 Şubat 1999 günkü Cumhuriyet gazetesinde Leyla Tavşanoğlu 'nun sorularına cevap veren üniversite öğretim üyelerinden Prof. Dr. Kadir Erdin, hiçbir örnek ve olay göstermeden, subjektif bir görüşle; ''Üniversite Kan Kaybediyor'' savını ileri sürmüş ve yükseköğretimi değerlendirirken: ''1999 verilerine göre örgün ve açıköğretimde toplam okullaşma oranı yüzde 25 dolayında. Bunun anlamı da şu: Üniversite çağına gelmiş dört öğrenciden, ancak birisine yükseköğretim verebiliyoruz. Bu noktada tıkanıklığın aşılması için vakıf üniversiteleri modeli oluşturulmuştur.''

Bu değerlendirmelerde ve daha ilerdeki söyleşilerde, üniversitelerin kan kaybettiğini belirtecek ifadelere rastlamıyoruz.

TBMM'nin 1999-2000 yılı yasama yılı açılış konuşmasında, Cumhurbaşkanımız, eğitim sistemimizle ilgili değerlendirmelerinde ''ilkokula başlayan her yüz çocuktan 9'u üniversiteyi bitirebilmektedir. Türkiye dünyada büyük devletler arasında yer almak istiyorsa bu rakamları 30'lar seviyesine çıkarmak zorundadır'' diyerek yükseköğretimin önemini belirtmişti. Bizce yüzde 30'luk eğitim, 5-10 yıl öncesinin hedefi idi. Avrupa ile bütünleşmemiz için yükseköğretimde okullaşma oranımız en az yüzde 50 olmalıdır. Türkiye'de eğitimin, özellikle yükseköğretimin, birinci sorunu 'finans yetersizliği' iken öğretim üyeleri derneklerinin, üniversite yönetimi ve Yükseköğretim Kurumu hakkında kendi özel sorunlarını topluma yansıtarak gelişmekte olan eğitim kurumlarını sıkıntıya sokmaları ülke yararına değildir. Eleştiriye maruz kalan kurum kısaca ''YÖK'' olarak anılmaktadır. Gerçekte ''YÖK'' Yükseköğretim Kurulu ve ayrıca Yükseköğretim Kanunu'nun kısaltılmış şeklidir. Açıklama yapılmadıkça, kanundan mı yoksa kurumdan ve dolayısıyla kurumu temsil eden başkandan mı söz edildiğini anlamak mümkün değildir.

Tepkiler hangi YÖK'e?

Yükseköğretim Kanunu ile Yükseköğretim Kurumu, her ikisi birden kısaca, (YÖK) olarak anıldığı için yasa ile kurum özdeşleştirilmekte, yasadan gelen aksaklıklar, kuruma ve yöneticilere mal edilmektedir. Gerçekte bütün rahatsızlıklar ve tepkiler, üniversiteleri adam etmek amacıyla çıkarılan 2547 sayılı Yükseköğretim Kanunu'ndan kaynaklanmaktadır.

Öğretim elemanlarının tepkileri

12 Eylül 1980'de başlayan sıkıyönetim döneminde, pek çok öğretim üyesi üniversitelerdeki görevlerinden 1402 sayılı yasa uyarınca, bir daha üniversiteye dönmemek üzere, görevlerinden uzaklaştırılmıştı. Sıkıyönetimin bitiminden sonra 1983'te yasanın 7. maddesi değiştirilerek, sıkıyönetimin bu yetkisi YÖK'e verilmişti.

YÖK yasasına, öğretim elemanları dernek ve sendikaları, en çok, görevde yükselme, atama ve işten uzaklaştırmadaki Yükseköğretim Kurulunun (YÖK) mutlak yetkisine karşı çıkmaktadırlar.

Yine yasanın 59. maddesi öğretim elemanlarının, dernek kurmalarını ya da kurulmuş derneklere üye olabilmeleri için (Rektörün yazılı iznini) alması yasa gereği olduğu halde eleştiriler YÖK'e doğrudan başkanına yöneltilmektedir.

Gerçekten öğretim elemanlarının özlük haklarını kısıtlayan ve onları tedirgin eden bu hususlar yasadan kaynaklandığı halde, Yükseköğretim Kurulu hedef alınmakta ve başkanının değiştirilmesi için gayret ve çabalar sarfedilmekte olduğunu izliyoruz.

Kimse tedirginlik yaratan yasayı değiştirmeyi akıl edemiyor.

İhsan Doğramacı YÖK yasasından aldığı yetki ile ilerici ve solcu olduğunu sandığı aydın kadroları uzaklaştırmıştı.

Şimdiki başkanın da tarikatlara ve irticacı kadrolara yer vermediği düşüncesi ile siyasi iktidarın bir kısmının, YÖK başkanını hedef alarak onu değiştirme çabası içinde bulunduklarını görüyoruz. Verdikleri beyanatlarla söz dinlemeyen YÖK başkanını yola getirmek için bu makama atama yetkisinin Cumhurbaşkanı'ndan alınarak TBMM'ye getirilmesini istediklerini öğreniyoruz.

Politikacıların eğitimle bu kadar yakından ilgilenmeleri doğru değil, fayda yerine zarar getirebilir. Ülkemizin yükseköğretim kurumlarının, hür ve özerk bir ortamda gelişip filizlenmesi için 2547 sayılı yükseköğretim kanununda gerekli düzenlemeleri yapmaları çok yararlı olur sanısındayız.

Başkanlar yerine YÖK yasası ele alınmalı, çağa uygun, modern, özgürlükçü bir hale getirilmelidir.

Gerçek sorunlar

Küreselleşen günümüz dünyasında ortaöğretim (lise) artık temel eğitim olarak kabul ediliyor. Çağımızda lise mezunu kendisini ve ailesini geçindirecek bilgi ve beceriden yoksundur. Daha iyi bir yaşam için bütün dünyada olduğu gibi ülkemizde de yükseköğretime büyük bir talep var. Yükseköğretime olan talebi tam olarak hiçbir ülkenin kamu bütçesinden karşılaması olanaksız olduğu için özel yükseköğretim kurumları devreye girmektedir.

Devletimizin 2000 yılı bütçe tasarısı 47 katrilyondur (80 milyar dolar). Eğitim için ayrılan para bütçenin yüzde 7'si olan 5.6 milyar dolardan ibarettir.

Bu kadar küçük bir bütçe ile 65 milyonluk Türkiye'yi nasıl dünya ile yarışa ve rekabete sokabiliriz?

Dahası, yükseköğretim ve öğretimi planlamak, düzenlemek, yönetmek, denetlemek ve üniversiteleri geliştirmekle görevlendirilen, anayasal bir kuruluş olan Yükseköğretim Kurulu'nun bütçesinin yüzde 77 oranında azaltılarak kısılmasını, Yükseköğretim kurumlarını felce uğratacak bir girişim olarak görüyoruz. Yükseköğretim Kurulu'nun 1999 bütçesi 17 trilyon iken, 2000 yılı katma bütçede 4 trilyona inmiştir.

Bütçedeki bu kesintinin gerekçesini bilmemekle beraber bu kadar büyük bir indirimi ancak kuruma ve başkana karşı bir husumetin varlığı ile irtibatlandırabiliyoruz. Yükseköğretim kurumunun kesintiye uğrayan bütçesinin FON'larla karşılanacağını umuyoruz. Aksi halde yeni problemlerle karşılaşmamız olasıdır. Bu konuyu bir atasözü ile kapatıyoruz. ''Öfke ile kalkan zarar ile oturur.''

Yükseköğretim Kurulu ve başkanı değil, yükseköğretim kanunu ele alınmalıdır. Türk gençlerinin geleceği, ülkenin refah ve mutluluğu için bu gereklidir ve de şarttır.