Yükseköğretim Kanunu (Yök) Üzerine Düşünceler

geri dön

Türk toplumunun çağı yakalamadaki hızı giderek ivme kazanıyor.  Kişisel ve toplumsal gönencimizin eğitime bağlı olduğunu fark eden gençlerimiz, Üniversite kapılarını zorluyor.

Herhangi bir yükseköğrenim kurumuna görmek isteyen bir buçuk milyon lise mezunundan en  çok beşyüzbinine yükseköğretim kurumlarında yer bulunabiliyor.  Son birkaç yıldan beri her yıl bir milyon genç yükseköğretim kurumlarının kapılarından geri çevriliyor.  Gençlerimizin yükseköğretim taleplerine, toplum cevap veremiyor.

Bugün lise mezunlarının daha yüksek bir eğitim görme talebinin ancak üçte biri karşılanabiliyor.  Bu yüzden toplumumuz tedirgin.  Ailelerin en büyük endişesi çocuklarına iyi bir eğitim verememek.  Üniversite giriş sınavlarında başarılı olabilmek için gençlerimiz maddi ve manevi çok büyük fedakarlıklarda bulunmaktadırlar.

Her yıl Haziran ayından başlayarak bugünlere kadar hep ÖSS konuşulmakta, sınavda beklediği düzeyi elde edemeyenler YÖK aleyhinde gösteri yapmakta her vesile ile YÖK’ü suçlamaktadırlar.  Diğer taraftan öğretim elemanları da, kuruluşundan beri YÖK ve uygulamalarına karşı çıkmakta ve şiddetle eleştirmektedirler.  18 Nisan seçimlerinden sonra oluşan Koalisyon hükümetinin kimi mensupları da çeşitli nedenlerle YÖK’ü eleştirmekte ve Yöneticilerini değiştirme eğiliminde olduklarını izliyoruz.  YÖK’e karşı olan bu gruplara birde iyi bilgilendirmemiş basın mensuplarda katılınca, yeni filizlenmekte olan Türk Yükseköğretimini zedeleyebilecek, büyüme ve yerleşme hızını kesebilecek durumların oluşacağı endişesi belirmiştir.

 

YÖK’DEN NE ANLIYORUZ.  TEPKİLER HANGİ “YÖK”’e

Yükseköğretim Kanunu ile Yükseköğretim Kurumu, her ikisi birden kısaca, (YÖK) olarak anıldığı için yasa ile kurum özdeşleştirilmekte, yasadan gelen aksaklıklar, kuruma ve Yöneticilere mal edilmektedir.

Gerçekte bütün rahatsızlıklar ve tepkiler, üniversiteleri adam etmek amacıyla çıkarılan 2547 sayılı (Yükseköğretim Kanunu)’ndan kaynaklanmaktadır.

Yükseköğretim Yasasının ne olduğu hangi gereksinmeden nasıl ortaya çıktığı kimlerin ne sebepten bu yasaya ve yönetime karşı çıktıklarını incelemeye geçmeden önce çok kısa olarak Türk eğitimi ile ilgili temel yasalarda bir gezinti yapalım.

Osmanlı hanedanının 600 yıl süren yönetiminde, 500 yıl boyunca devlet halkın eğitimi ile hiç ilgilenmemişti.  Devletin eğitimle ilgili bir bütçesi de yoktu.  DEVLET OKUL AÇMAZ EĞİTİMLE İLGİLENMEZDİ.  Bazı hayırseverlerin kurduğu medreselerde bilime dayalı bir eğitim yoktu.  Ahrete yönelik uhrevi eğitim vardı oda 16. yüzyıldan sonra iyice bozulmuştu.  Nicelik ve nitelik bakımından yetersiz olan medreseleri batıda gelişen okullarla karşılaştırma olanağı da yoktur.

Batılılaşmanın ilk adımı olan TANZİMAT fermanında da eğitimle ilgili bir görüş ve hüküm yoktu.  Ancak, 1856 islahat fermanından sonra İstanbul’a gelen Fransa Eğitim Bakanı Profesör Victor DURY Sultan Abdülaziz’e bir nota vererek okullar açılmasını önermişti.  Galatasaray Lisesinin açılması bu olaya bağlanmaktadır.  Aynı günlerde Fransız Eğitim Bakanın gösterdiği şekilde hazırlanan ilk eğitim yasamız, 1 Eylül 1869’da “Maarif-ı Umumiye Nizamnamesi” (Genel Eğitim Tüzüğü olarak) yasalaşmıştı.

14.08.1900’da “Darulfünun-ı Şahane Nizamnamesi” (Üniversite Tüzüğü) ile başlayan yükseköğretim,  6.06.1933 tarihinde 2252 sayılı yasa ile Darülfünun kapatılıyor, yerine İstanbul’da ilk üniversite açılıyordu.  1946’da Ankara’da ikinci Üniversite ile başlayan yüksek öğretim bugün için 73 üniversite olarak tam kapasite çalıştığı halde ihtiyaca cevap verememektedir.

 

EĞİTİMDEKİ SIKINTILARIN TEMELİNDE KAYNAK YETERSİZLİĞİ YATMAKTADIR

Kaynak yetersizliği ile birlikte, 27 Mayıs askeri darbesini yapanların hazırlattıkları anayasada Üniversite eğitimini, Devlete vermeleri de büyük ölçüde Türk gençlerinin eğitimsiz kalmasına yol açmıştır.  Dahası aynı günlerde, bir emirle 147 üniversite öğretim üyesi topluca görevlerinden alınmıştı.  Bu büyük bir yara idi.  Hâlâ bu açık devam ediyor kapatılamadı.

Devletin bütçesi 1950’den sonra gelişen eğitim talebine cevap verecek durumda değildi.  Devlet eğitimi üstüne aldığı halde eğitime olan talebi karşılayacak parayı bulamıyordu.  Kendisi yapamıyor, özele de izin vermiyordu.  Bugün hâlâ kalkınmakta olan ülkeler arasında sayılmamızın en başta gelen etkeni budur.  Eğitimsizlik.

 

YÜKSEKÖĞRETİM KANUNU (YÖK) 2547

1980 Darbesini yapanlar da 27 Mayısçılar gibi üniversiteyi kontrol altında tutmak istiyorlardı.  Bu işte uzman olduğu kabul edilen Profesör İHSAN DOĞRAMACI’ya Üniversiteleri daha iyi kontrol edebilecek bir yasa hazırlanması söylendi.

Üniversiteleri yola getirecek yasayı İhsan Doğramacı’nın meslektaşı Prof. Dr. Gürol ATAMAN ve Prof. Dr. Kemal KARAHAN birlikte hazırladıkları taslak 6.11.1981 de yasalaşarak yürürlüğe girmiştir.  Gerçekte bir reform yasası olmakla beraber 18 yıldan beri yürürlükte kalarak bir rekorda kırmıştır.

YÖK yasası 24 kez, başka yasalarla 90 yerinde değişikliğe uğramıştır.  Buna rağmen, öğretim üyeleri ve öğrenciler yasaya kuşku ile bakmaktadırlar.

 

ÜNİVERSİTE ÖĞRETİM ELEMANLARININ, YÜKSEKÖĞRETİM YASASINA TEPKİLERİ

12 Eylül 1980’de başlayan sıkıyönetim döneminde, pek çok öğretim üyesi üniversitelerdeki görevlerinden 1402 yasa uyarınca, bir daha üniversiteye dönmemek üzere, görevlerinden uzaklaştırmıştı.  Sıkıyönetimin bitiminden sonra 1983 de yasanın 7. Maddesi değiştirilerek, sıkıyönetimin bu yetkisi YÖK’e verilmişti.

YÖK yasasına, öğretim elemanları en çok, görevde yükselme, atama ve işten uzaklaştırmadaki Yükseköğretim Kurulunun (YÖK) mutlak yetkisine karşı çıkmaktadırlar.

Yine yasanın 59. Maddesi öğretim elemanlarının, dernek kurmalarını yada kurulmuş derneklere üye olabilmeleri için (Rektörün yazılı iznini) alması yasa gereği olduğu halde eleştirilen (YÖK)’e doğrudan başkanına yöneltilmektedir.

Gerçekten öğretim elemanlarının özlük haklarını kısıtlayan ve onları tedirgin eden bu hususlar yasadan kaynaklandığı halde, Yükseköğretim Kurulu hedef alınmakta ve başkanının değiştirilmesi için gayret ve çabalar sarf edilmekte olduğunu izliyoruz.

Kimse tedirginlik yaratan yasayı değiştirmeyi akıl edemiyor. 
İhsan Doğramacı YÖK yasasından adlığı yetki ile ilerici ve solcu olduğunu sandığı aydın kadroları uzaklaştırmıştı.

Şimdiki başkanın da tarikatlara ve irticacı kadrolara yer vermediği düşüncesi ile siyasi iktidarın bir kısmı YÖK başkanını hedef alarak onu değiştirme çabası içinde bulunduklarını görüyoruz.  Verdikleri beyanatlarla söz dinlemeyen (YÖK) başkanını yola getirmek için bu makama atama yetkisinin Cumhurbaşkanından alınarak TBMM’ne getirilmesini istediklerini öğreniyoruz.

Politikacıların eğitimle bu kadar yakından ilgilenmeleri doğru değil, fayda yerine zarar getirebilir.  Ülkemizin yükseköğretim kurumlarının, hür ve özerk bir ortamda gelişip filizlenmesi için, 2547 sayılı yükseköğretim kanunda gerekli düzenlemeleri yapmaları çok yaralı olur kanısındayız.

Başkanlar yerine YÖK yasası ele alınmalı, çağa uygun modern özgürlükçü bir hale getirilmelidir.

 

YASANIN (YÖK) ÖĞRENCİLERİN KARŞI ÇIKTIĞI YÖNLERİ

Öğrenciler, en çok, 54. madde deki, Yükseköğretim Kurumundan çıkarma cezası verilen öğrenciler bir daha başka bir Yükseköğretim Kurumuna alınmazlar, hükmündeki “bir daha” sözcüklerine karşı çıkmaktadırlar.

Bunun 1402 sayılı sıkı yönetim kanunundan alındığını ileri sürmektedirler.

Ayrıca, yönetime katılamama ve dernek karma özgürlüklerinin kısıtlı olmasından da yine YÖK Kurumunu sorumlu tutmaktadırlar.

Üniversite giriş sınavında (ÖSS)’yi geçemeyen lise mezunları da, geleceklerini karartan kendilerine gelişme olanağı vermeyen bu durumun, YÖK kurumundan kaynaklandığını sanmaktadırlar.  YÖK olmasaydı üniversitede okuyacaklarına inananlara da sık sık rastlanmaktadır.

ÖZET OLARAK

 

Yükseköğretimdeki sıkıntıların iki temel neden olduğunu yukarıda kaydetmiştik.

  1. Yükseköğretim yasasındaki  öğretim elemanlarının özlük hakları ile ilgili maddeleri ile öğrenci ve öğretim elemanlarının görevden alınmaları ve özgürlüklerini kısıtlayıcı hükümleri.

 

  1. Devletin bütçesinin, yükseköğrenime olan talebi karşılayacak düzeyde olmaması yüzünden, çok fazla öğrencinin açıkta kalmasından doğan rahatsızlıklar.

Devlet Bütçesinden Eğitime ayrılan bütçe 6 milyar dolar kadardır.  Ülke nüfusuna bölüştürdüğümüzde nüfus başına 100 dolar düşmektedir.  Avrupa’da Devletler kamu bütçesinden her yıl eğitim için kişi başına 5 – 6 bin dolar sarf etmektedirler.  Bu karşılaştırmayı yaparak kendimizi daha iyi değerlendirebiliriz.  Dar bütçe ve özgürlüğü daraltan yasanın bulunduğu toplumda rahatsızlıkların olmasını doğal karşılayabiliriz.  Yasayı uygulayanların yerine yasanın kendisini ele almamızın zamanının geldiğine inanıyoruz.

 

GERÇEK SORUNLAR

Küreselleşsen günümüz dünyasında ortaöğretim (lise) artık temel eğitim olarak kabul ediliyor.  Çağımızda lise mezunu kendisini ve ailesini geçindirecek bilgi ve beceriden yoksundur.  Daha iyi bir yaşam için bütün dünyada olduğu gibi ülkemizde de yükseköğretime büyük bir talep var.  Yükseköğretime olan talebi tam olarak hiç bir ülkenin kamu bütçesinden karşılaması olanaksız olduğu için özel yükseköğretim kurumları devreye girmektedir.

Devletimizin 2000 yılı bütçe tasarısı 47 katrilyondur (80 milyar dolar).  Eğitim için ayrılan para bütçesinin %7’si olan 5,6 milyar dolardan ibarettir.

Bu kadar küçük bir bütçe ile 65 milyonluk Türkiye’yi nasıl dünya ile yarışa ve rekabete sokabiliriz.

Dahası, yükseköğretim öğretimi planlamak, düzenlemek, yönetmek, denetlemek ve üniversiteleri geliştirmekle görevlendirilen, Anayasal bir kuruluş olan Yükseköğretim Kurulunun bütçesinde yüzde 77 oranında azaltma yapılmak istenmesi, Yükseköğretim Kurumlarını felce uğratacak bir girişim olarak görüyoruz.

Yükseköğretim Kurulunun 1999 bütçesi 17 trilyon iken 2000 yılı için hazırlanan bütçe tasarısında 4 trilyona indiriliyor.

Bütçedeki bu kesintinin gerekçesinin bilmemekle beraber bu kadar büyük bir indirimi ancak kuruma ve başkana karşı bir husumetin varlığı ile irtibatlandırabiliyoruz.  Temennimiz TBMM’de bütçe görüşülmesi sırasında gerekli düzeltmenin yapılmasıdır.   Aksi halde yeni problemlerle karşılaşmamız olasıdır.  Bu konuyu bir Atasözü ile kapatıyoruz.  “Öfke ile kalkan zarar ile oturur”.

Yükseköğretim Kurulu ve Başkanını değil, yükseköğretim kanunu ele alınmalıdır.  Türk gençlerinin geleceği, ülkenin refah ve mutluluğu için  bu gereklidir ve de şarttır.

 

 

LATİF MUTLU

İstanbul Bilgi Üniversitesi

Kurucu

1.12.1999