Yükseköğretim Reformu

geri dön

Yükseköğretim Reformu
Türkiye’de işlerin pek iyi gittiği söylenemez
Mevcut sıkıntılarımızın, Problemlerimizin ve korkularımızın temelinde
Eğitimin yetersizliği yatmaktadır.

Bugün Türkiye’de dokuz milyon okuryazar olmayan yetişkin insanımız vardır. Çocuklarımızın analarının yüzde 96 sı ilköğretimi aşamamış. Yüzde üçü liseyi ve ancak yüzde biri yükseköğrenim görebilmiştir. İşgücümüz uluslararası alanda rekabet gücüne sahip değil, yarısı da istihdam dışında kalıyor. 

Devletin bütçesi “eğitim talebini” karşılamaya yetmiyor.  Bu nedenle, her kes için mecburi olan temel eğitime devam etmeyen milyonlarca gence ses çıkarmıyoruz.

Yükseköğretime devam etmek isteyenlerin ancak, dörtte birine bu olanak tanınıyor.  Bu nedenle yurt dışına gidemiyen lise mezunu gençler, mesleksiz ve umarsız olarak, ne iş verirseniz yaparım diye, kapı kapı dolaşıyorlar.

Devletimiz gelirinin yüzde 15’ini eğitime ayırdığı halde, kişi başına yılda 100 dolar düşüyor.  AB devletlerinde bu oran ortalama yüzde 12 olduğu, halde kişi başına kamu bütçesinden harcanan para 1000 doları aşıyor.  Yakalamak istediğimiz AB uygarlığı ile aramızdaki fark çok büyük.

Seksen yıldan beri israrla sürdürdüğümüz kalkınma çabaları sonuç vermiyor.  1950 den bu yana Avrupa ile aramızdaki gelişmişlik farkı her yıl biraz daha büyüyor.  Birleşmiş Milletlerin yayınladığı “İnsani gelişmişlik” raporlarındaki sıramız her yıl bir kaç basamak daha geriye iniyor.  2001 yılında 86. sırada idik (Yunanistan 23, Bulgaristan 60. sırada).

Şunu kesin ve açık olarak anlamalıyız ki, ülkemizin kalkınması ve çağdaş uygarlığı yakalaması insanlarımızın gelişmiş olmaları ile sağlanır.  İnsanlarımızın gelişmesi de eğitimle olur.

Kalkınma ve daha iyi bir yaşam düzeyi için, yeni bir eğitim reformu yapılması artık kaçınılmazdır.

Eğitim Bakanlığımızın, kamuoyuna açıkladığı “Yükseköğretim Kanunu” tasarı, taslağı iyi yönlerinin çok olmasına karşın “Reform Yasası”olarak kabul edilmesi zor.  Bir yenilik getirmiyor.  Yükseköğretim kurumunun görevlerini ikiye bölünerek yetkilerini azaltmak, yeni kargaşalara ve anlaşmazlıklara yol açmak demektir.  Her yeni iktidarın kendi görüş ve düşüncelerine göre düzenleme yapması bize çok şey kaybettirir.

Siyasi iktidarların kendi dünya görüşüne göre değil, evrensel kriterlere uygun kalıcı ve sağlam değişikler yapması gerekir.  Cumhuriyetin kuruluşundan bu yana gelip geçen Eğitim Bakanlarından kimleri anımsayabiliyoruz?  Harf inkilabını yapan Mustafa Necati ve hepimizin bildiği Hasan Ali Yücel’den başkasının ne yaptığını ve geriye ne tür eser bıraktığını bilemiyoruz.  Bir de Avni Akyol’un büyük tantana ile ilan ettiği “Eğitim Reformu”nu hatırlayabiliyoruz ki, o da aradılları tarafından kaldırılarak yok edildi.  Birinin yaptığını, bir bozduğu için eğitim sistemimiz maya tutmuyor.

22 yıldan beri yürürlükte olan 2547 sayılı yükseköğretim yasası, en uzun süre yürürlükte kalan eğitim yasası ve ayrıca en çok değişikliğe uğrayan Türk Cumhuriyet yasası olarak rekor kırmıştır.  Yasamız 68 ana madde, 23 Ek ve 67 geçici maddeden oluşuyor.  Şimdiye kadar onu değiştirmek için 34 Kanun ve Kanun gücünde kararname çıkarıldı.

Sıkıyönetim günlerinde biraz sert olarak çıkan yasamız, ilaveler ve değişiklerle artık yararlı olmaya başladığı sırada, onu değiştirerek daha karmaşık bir duruma ve yeni olaylara gebe hale getirmeye hakkımız yoktur.  Bu amaçla anayasayı da değiştirmenin geriğini ve yararını anlamak da zor.  Deneme sınama metodu ile yol mulmaktan vazgeçmeliyiz.

Yeni tasarıda, zorunlu Atatürk inkilapları ve Türk inkilap tarihi ile Türk dili ve yabancı dil ile zorunlu olmayan beden eğitimi veya güzel sanatlara da yer verilmemiş olması hiç önemli değil.  Atatürk ilke ve inkilaplar kanunla korunmaya muhtaç değildir.  Çünkü Atatürk’ün gösterdiği hedef çağdaş uygarlık düzeyidir.  Halkımızın yüzde yetmişi AB’ye yönelmiş durumda.  İktidar partisi de bütün gayreti ile ülkeyi AB’ye sokmaya uğraşıyor.  Bu nedenle Atatürk’ün ilkelerinin bütün ulusça benimsendiğini kabul edebiliriz.

Diğer taraftan, bu ilkeler yeni yükseköğretim kanun tasarısında yer almasa bile, Milli Eğitim Temel yasasında ve Anayasamızda olmak üzere bir çok yerde onu görmek olası.

Bir daha tekrarlayalım:  Türk ulusu Atatürk ilke ve inkilaplarını özümsemiş ve ona doğru koşuyor.  Yükseköğretim yasasının en çok eleştirilen ve değiştirilen maddeleri görevde kademe yükseltmesl ve rektörlük seçimleri ile ilgili idi.  Rektör seçimleri eleştiriye uğrayınca tayin ile rektör atanması denendi oda olmayınca “seçim + tayin” karma sistemine geçildi ki, bu da çok eleştiriliyor.

Bugünkü uygarlığın evrensel, değerleri artık belirlenmiş ve oturmuştur.  Geride bıraktığımız 20. yüzyılda insanlığa hizmet eden, yararlı 85 buluş ve icadın hepsi ABD’den çıkmıştır. Elektrik ampülü, telefon, televizyon, bilgisayar, otomobil, jet uçağı ile, geçen yüzyıla damgasını vuran ABD’nin bu başarısında, yönetim biçiminin başta geldiğini unutmamalıyız.

Gelişmiş ülkelerin teknolojilerini değiştirmeden kullandığımız gibi onların “yönetim sistemini” de alarak uygulamamız bize çok zaman kazandıracaktır.

ABD yasaları oturmuş ve dünyaya örnek olmuştu.  Kongre sayarında kanunların görüşüldüğü büyük salonda geçmişte, yer yüzünde evrensel kanun yaparak ün yapan kişilerin mermer büstleri duvarları süslüyor.  Hamurabi, Musai Solon, Napolyon arasında, Kânuni Sultan Süleyman’ının bulunduğunu gördüğümüzde hem heyecanlanmış ve hemde gururlanmıştık.

Ne yazık ki Kânuni’den sonra ülkemizde evrensel nitelikte özgün ve kalıcı yasa tedvin edilmedi.

Tanzimat döneminde yasalarımızı Fransa’dan almıştık, Cumhuriyete geçtiğimizde alanı genişleterek kıta Avrupa’sının yasalarını alarak kendimize uyarlamıştık.

Toplumsal kanunlar, doğa yasaları gibi uzun ömürlü olamıyor.  Zamanla eskiyerek geçersiz, yararsız hatta zararlı hale gelebiliyorlar.

Cumhuriyet döneminde yasalarımızı yenileyip çağdaşlaştıramadığımız için AB otuz yasamızı, IMF 15 değiştirmemizi veya yeniden kendisinin istediği biçimde çıkarılmasını istiyor.  Eğitim yasaları AB ve IMF’yi ilgilendirmediği için ses çıkarmıyorlar.

Elli yıldan beri bir türlü düzene sokamadığımız “Rektör Seçim Sistemi” ABD’den alarak bize uyarlamamız üniversitelerimizin geleceği için önemli ve kaçınılmazdır.

Dünyanın en iyi ve en verimli üniversiteleri ABD de.  Üniversitelerimizde okutulan akademik kitaplar ABD’den geliyor.  Öğretim elemanlarımız bilgilenmek, sistem öğrenmek için ABD üniversitelerine gidiyorlar.

Dünyanın en ileri eğitim sistemini oluşturarak dünyaya hükmeden, ABD de “Rektör” tayin sistemini almaktan başka çaremiz yok.  Milli Eğitim Bakanlığının kamuya açıklanan yeni “YÖK” yasasının yararının olamıyacağı açık.  Çünkü evrensel değerleri taşımıyor.  Topluma danışarak, oluşturacağımız yasanın yerel olması doğaldır.

ABD üniversitelerini yöneten rektörler, bir mütevelli tarafından seçilerek tayin edilirler.  Belli süre için sözleşmeli olarak görevlendirelen rektörler sözleşmede belirtilen hedeflere ulaşmaya mecburdurlar.  Genellikle bir yıllık süre içinde hedefine ulaşamıyacağı anlaşılırsa yeni sözleşme yapılmıyor.  Rektörden beklenenler arasında, bizim için önemli olan verimlilik ve yeni kaynak bulma ve özgeliri artırmaktır.  Çünkü üniversitelerimizin en önemli sorunu kaynak yetersizliğidir.

Rektörler mütevelli heyetçe atanır.  Mütevelli heyet üniversitenin bulunduğu şehirde, topluma mal olmuş, eser vermiş, saygın kişiler arasından seçiler.  Mütevelli heyet üyeliği onurlu ve itibarlı bir görev olduğu için, adaylar maddi bir yarar edinmeyi düşünmezler.

Kaynak sıkıntısı içinde bulunan üniversitelerimizin para ihtiyacını, mütevelli heyet üyeleri kaynak yaratma, bağış temin etme konusunda rektöre yardım eder ve onu yönlendirirler.

Mütevelli heyet üyeleri seçici kurul tarafından belirli süre için seçilir.  Seçici kurul üniversitenin bulunduğu şehrin Valisi başkanlığında, Belediye Başkanı, Savcı, Hakim, Ticaret ve Sanayi Odaları ve Sivil Toplum örgütlerinin temsilcilerinden oluşur.

Bu sistemle iki saygın kurul ve bir de neleri gerçekleştireceğini bilen bir rektör oluşturarak üniversitelerimizi araştırma yapan, topluma rehberlik eden bir kurum haline getiririz.

Rektörlerin üniversite içinden olması şart olmadığı gibi akademik kariyerde aranmaz, yeter ki bilgili, becerikli olsun.

Rektör tayininde, bilgiyi ön plana çıkardığımız için, Peygamber’imizin: “Hiç bilenle, bilmeyen bir olur mu?” sözüne de uymuş oluyoruz.

Eğitimle ilgili yasaları değiştirirken çok dikkatli olmalıyız.  Yeni yasa evrensel değilse kalıcı olamaz, gelecek seçimde, görev alacak olan yeni iktidar onu değiştirecektir.

 

 

LATİF MUTLU
Bilgi Üniversitesi ve Vakıf Başkanı